İNTİKAM


Beğenmediğim sonu, siler baştan yazarım.
Twitter: @iremkucukcongar

5 Ocak 2020 Pazar

Çocukluğum ve Big Big World

               
Çocukken korku nedir bilmezdik. Duyguları tecrübelerimiz neticesinde bünyemizde barındırdığımıza neredeyse eminim. Köpeklerle oyun oynayarak büyüyen bir çocuğun hayvanlardan ürkmemesi bunun zıttı koşullarda büyüyen bir diğer çocuğun ise muhtemel ki hayvanları görünce sokak değiştirmesi bahsettiğim durumun ana sonuçlarını doğuruyor. Ben çocukluğumda kendimi, benimle aynı yaşta olan, telsim reklamıyla belli etmişim. Öyle ki bu reklama her denk geldiğimde başka hiçbir şey yapmadan reklamı müziğin ritmine uygun hareketlerle izler hatta uyuyor durumdaysam işitince uyanır ayaklarımı sallarmışım bu olay reklam çıkınca herkesin irem uyanmasın ithamlarıyla evde koşuşturup televizyonun sesini kısmalarına sebep olurmuş tabi. Yıllar sonra denk gelip tekrar izlediğim bu reklamın benim hayatımdaki etkisini fark ettim. Hatta beni oluşturduğunu dersem daha doğru olur. Fazlaca görüntüyle birleştirilmiş ana başlıklar var reklamda. Ve o başlıkların altını ben dolduruyorum.
-Dilediği kadar mutlu
Ben umursamamayı ve istersem çok takılmadan beni üzen şeylere çok hüzünlüysem bile mutlu davranmaya fazla elverişli bir insanım. Canımı içimden çıkarmaya çalışsalar bile istersem gülerim. Dilediğim kadar mutluyum.
-Dilediği kadar özgür
Ben beni onu yapma bunu yapma aman millet ne der senin hakkında sonra söylemleriyle kısıtlasalar bile bunları göz ardı edip aklına her koyduğunu yapabilen bir insanım. Gerek toplum, gerek kan bağı beni engellemez. Ama her zaman işimi sağlama alıp mutlaka her hareketimden herkesi haberdar ederim.
-dilediği kadar prestijli
Ben kariyer manyağıyım sanırım. Evet tam anlamıyla kendimi ifade edebilmem için en doğru cümle bu “kariyer manyaklığı”. Üstüne üstlük kesinlikle tek bir işte değil. Yeteneklerimin açtığı yolları ve lisans eğitimimin bana öğrettiklerini birbiriyle gerek kesiştirip gerek ayrıştırarak her şeyi yapmaya, her şeyi öğrenmeye, ben hallederim demeye fazlasıyla meyilliyim.
-Dilediği kadar cesur
Cesaret ve özgürlük arasındaki derin farkı bildiğimden cesaretimden ne çok şey eksik söylemeden geçersem ayıp etmiş olurum sanırım. Hiç cesur bir karakterim yoktur benim. Olayların doğuracağı sonuçlar konusunda aşırı karamsar bir tavır sergilediğimden genellikle korkularımı yatıştıramam ve vazgeçmeye daha elverişli olurum.
-Dilediği kadar yalnız
İşte bu benim sayın telsim reklamını yapanlar ve emeği geçenler! Ben çok kalabalık gözüken çevremin içinde dilediğim kadar yalnız olmayı hep sevdim. Hep başardım. Bazı dönemlerde yalnızlık beni okyanus altının ışık değmeyen karanlığı kadar korkutsa nefesimi kesse de uzunca bir süredir istersem okyanusa dalmayacağımı sadece üzerindeki suyun yansımasından kendimi izleyebileceğimi farkındayım. O yüzden dilediğim kadar yalnızım ve bence bu da özgürlüğün temelleşmiş şekli
-Dilediği kadar şanslı
Her ne kadar şanssız bir insan olsam da denk geldiğim insanların yakasını bırakmamayı ve olayları kendi isteklerime göre yoğurmayı öğrendiğimden beri hamurumda eksik olan şans parçasını son zamanlarda var oluşuma ekliyorum. Öyle ki artık gerçek işlerle uğraşıp beynimi yeteneklerimle istediğim gibi doldurmaya başladım. Bu doluluk o kadar güzel ki işlerimden düşünmeye bile fırsatım olmuyor. Hayatta başarıya çaba sarf etmeden ulaşabilmiş, emek ve yorgunluk nedir bilmeden hep birileri elini tutmuş insanların dışında bir yerlerde varlığımı kanıtlamaya çalıştığımdan zihinsel yorgunluk ve üretkenlik kolay olmadığı halde beni mutsuz etmez. Aksine hayatın her saniyesini verimli harcadığımı düşündüğümden beni mest eder. O yüzden düşünmeye fırsatımın kalmayacağı bu yoğun dönemin tarifini yazabileceğim kelimeler lügatımda yok. Zihnimin içinde bu olayın imgesi sonbahar hazalı gibidir.
Ana kategorilere ayrılmış güzel günler, iyi iletişim vadeden telsim reklamı arkasındaki big big World şarkısıyla bize bunları sunmuş yirmi yıl önce. Ve o reklamdan sadece birkaç ay evvel doğmuş ben, daha küçücükken dünyanın ne kadar büyük olduğunu hemen kavramış olacağım ki son derece temkinli ve ilgili davranmışım bu reklama. Reklamda geçen başlıklar ileride karakterimin tanımını yapacakmış meğer. Nasıl bir etkiyse bu… reklamdaki kız çocuğunun salıncakta sallanması mı ilgimi çekiyordu acaba? Her ne ilgimi çektiyse çekti. Sonuç olarak o reklam benim, ben o reklamım yahu. Daha ne olsun? Uyanmamam için televizyonun sesini kıssalar da televizyonu kapatmış olsalar da çok güzel büyümüşüm vesselam.

12 Mart 2018 Pazartesi

Çok yazasım var. Sakinim oysaki. Bir daha nasıl bu kadar içten açarım bu blogtaki boş sayfaları bilemiyorum. Henüz yazmaya küsmedim ama içimde bir duygu aykırı davranmadan böyle duru hissederek kaç sefer yazabilmişimdir hiçbir fikrim yok. İçimi dolduran hiçbir şey de yok. Tek ben varmışım gibi artık umursamadığım elimde kalan son zamanlarımmış gibi... son mertebede anlamsız hissi alaşımlarımlarım bile yok. Kırık dökük kalmış cam kırıklarını, oraya buraya atılıp savrulmuş canımın kırıklarını, yazılıp çizilmiş kurgulanmış olamamış hayal kırıklıklarını, bir adım bile olsa, geride bırakmış gibiyim. Sarılmış sarmalanmış bi bedenden çok satılıp hor görülmüşüm hep ama kendimle alakalı pek kuşkum kalmamış gibi. Sufi sözlük demişler kelimelerin kullanılan sınırlandırılmış kısıtlanmış hallerinden çok onları daha iyi daha dolu kullanmayı sağlayan sözlüğe... Bu sözlük kelimenin ardını arkasını doldurup dolgunlaştırmış, canlı kılmış denilenleri. Anlamını unuttuğum kelimeler var, anlamlarını oradan okuyup doğrusunu değil de istediğim şeklini kullanmaya karar verdim artık. Bırakmalı bu hayata iyi şeyler vadeden hayalleri daha kendime kazandıramadım kime kazandıracağım yaşamı? Birkaç eksik kalmış sohbet dışında fazla bi kazancım olmadı. Ama biliyorum iradeli davrandığımda insanlara güzel övgüler kazandırabiliyorum, destek olarak yardım edebiliyorum. Kendime de ediyorum ama iradeli olursam işte... Her şey için iradeli ama... Ne varsa yaşamda insanı çevreleyen hepsi konusunda iradeli davranırsam yapıyorum bir şeyler. Bu da yaptığım o şeylerden biri. Tüm duygularımı iradeli kullandım mesela... Başarılı. Ne dersiniz?

18 Şubat 2018 Pazar

Tamam iki dakika susun toplarım ben beynimdekileri. İki dakika verin sadece kendimle baş başa kalayım bi anlayayım, anlatayım neler oluyor. Tamam biraz bekleyin konuşurum herkese anlatırım belki o zaman ama itiraf edeyim bi kendime. Bunca acı bunca sıkıntı fiziksel olarak değil ruhsal olarak da gasp edilmiş onlarcası etrafımı dolduruyorken gözlerimi kapatıp kendimle baş başa kalamadım affedin. Kimse çığlık atamayıp olayların yanlış gittiğini anlatamazken hiçbir şeyi umursamayıp saramıyorum geriye, bağıra bağıra savunamıyorum kendimi. Biliyorum ne kadar acıyorlar, biliyorum nasıl da çaresiz ve bir o kadar yabancı hissediyorlar kendilerini dünyaya... Aynaya bakmanın zulüm olması ne demek, geçmişin gölgesinden bile korkup kaçmak ne demek, güvenip yalnız kalmak, yalnız kaldıkça anlatamamak ne demek biliyorum. Anlıyorum. Sonuna gelince dönüp kendine öfkelenmek, özenle sıraladığın o geleceğin varlığından emin olamamak, bugünün bile elinden alınması ve sadece bakmak zorunda kalmak ne demek biliyorum hemde defalarca kez zihninde mutluluğu sahnelere bölüp gece uyumadan önce hep bu sahneleri oynamış bu hayallerle güneşi  doğdurmuşken. Bunca kötülüğün arasında kalmak, belki işitince bile içinin titrediği o olayların gerçek olduğunu bile bile uyumak ne kadar zor biliyorum. Sorunların ardının dolmadığını, dolanların altından hep nasırlaşmış kalpler çıktığını, duaların içindeki umudu hepsini birer birer biliyorum ama bi durun. İki dakika verin bana beynimdekileri duyayım.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Zincir

Dans ediyordu kadın. Loş ışığın altında sahnenin tahta zemininin soğuğu vücuduna yayılıyordu ayaklarından. Ve kadın sahnede bir başına yoğun alkışlar arasında asla tanımlayamadığı insanların silik gölgelerine kollarını savuruyor, ayaklarını zihninde tasarlamadığı ritimlere uygun oynatıyor sahneye can verdiğini hissediyordu. Kadın kıpırdadıkça alkışlar yükseliyor sonra kalabalık susuyor bir süre sükûn içinde dans ediyordu. Aslında tebrik edilmeyi samimiyetsiz bulurdu ama salonda gürültü olunca beyninin içinde zincir sesleri yankılanmıyordu daha rahat hareket ediyor, huzur buluyordu. Beynindeki bu sesler başta fısıltılar halinde dolar sonra duyması gereken müziği bastıracak hale gelir dikkatini dağıtmaya başlardı. Bu kuru beyaz sahneye bahşettiği ruhun şerefine sabredip kendini dansına verirdi. Hızlı hareket ederse zincirler sesini yükseltir yavaş hareket ederse de içindeki hırçınlığı atamazdı kadın. Sahnenin ışıkları aydınlık hale gelmeye başlayınca sonlara geldiğini anlayıp selam verdi sonra sanki ayağına halat dolanmışcasına yalpalayıp kendini arka tarafa attı. Hemen gidip yatağına oturdu. Birazdan yorgunluktan uyuşacak istemese bile uyuyacak ertesi gün aynı saatte seyircisiyle buluşacaktı. Burnuna pis hastane kokusu geldi gözlerini kapatırken suratını buruşturdu. Bir gün daha dolmuş, saat 23.00'ı göstermiş kadın zaten uzağında olmayan sahneye kendini atıp seyircisine gülümsemişti onların varlığını karanlığın ardından görmüyor ama hissediyordu. Hep olduğu yerde fazla uzaklaşmadan kulaklarındaki müzik ve zincir yarışını umursamamaya çalışarak adım atıyor, geri geliyor, dönüyor, yere yatıp ayaklarını kendine doğru çekip uzatarak aslında zeminin mermer olduğunu düşünüyordu. Seyircilerinden uğultu koptu. Ayağa kalktı kadın. Onu izleyen bu topluluğa yakın olacaktı. Yaklaştı yaklaştı ayağına bişeyler dolanmıştı düştü. Kafasından kanlar boşanıyor, kadın odanın ışığının yandığını, kapının titrek bir şekilde açıldığını hatırlıyor gözleri kapanıyordu. Kadın iki kat aşağıdaki acil poliklinliğine taşınırken doktorlar bu olayın nasıl gerçekleştiğine anlam vermeye çalışıyorlardı. Kadını ancak yatağının yanındaki lavaboya gidebileceği kadar uzunluktaki zincirlere bağlamışlar ve onun hiç ayağa kalktığını görmemişlerdi. Tuvaletini yattığı yere yapar ve genellikle artık kokusuyla yaşardı. Ama şimdi bacağına dolanan kollarını saran zincirler yüzünden iki bacağını ve bir kolunu keseceklerdi. Uzuvlarını ondan alıp gözlem altında tutmak adına odaya kaldırdıklarında kadın artık ölme vaktinin geldiğini anlamıştı. Kendim istersem ölürüm diye düşünüyordu hep. Güneşi görmüştü bugün penceresinden içeriye süzülmüştü. Buralara kilitlenmeden önce güneşe dans etmeyi çok sevdiğini anımsadı. Bu güzel sarı parıltıyla son randevusunun bu olacağını ve bu buluşmada bedeninin yarısının artık olmayacağını bilemezdi heralde. Günü uzuvsuz doldurdu. Saat 23.00'dı yanındaki hemşireye seyircilerim diye mırıldandı. Hemşire zaten deli olan kadının ne dediğini umursamadan odadan çıktı. Aynı dakikalarda iki kat yukarıdaki hemşire doktorun odasına koştu. Kadının odasının önündeki kalabalığı söyledi. Doktor koridorda koşarken tüm hastaların kapı önündeki yığıntısına baktı. Bir saat sonra ilaç saati gelecek tüm odalar kilitlenecekti ama hastalar asla kapısı açılmayan bir odanın önüne oturmuş hiç olmadıkları kadar sessiz duruyorlardı.
Kadın kıpırdamaya çalıştığında artık sadece kolunun olduğunu hatırladı. Ona da serum takmışlardı. Etrafında dönüp duran iyi vasıftaki doktorların yaşantısına bakıp Tanrı'ya O'nu bir deli olarak dünyaya gönderdiğine şükretti. Onlar bu iyi sıfatlarıyla yeryüzünde yaşamaya mahkumdu fakat O isteğinde gökyüzünde özgürce uçuyor, isteğinde yeraltına inip ölülerle tanışıyordu veya bir hastane odasının soğuk ıslak duvarlarının arasında her yerinden bağlıyken istediği gibi dans ediyor çıplak ayakları ve üzerindeki deli kıyafetleriyle dünyanın en güzel kadını oluveriyordu. Ve hiç tanımadığı arkadaşları her gece kapısının önünde toplanıyor hiç tanımadıkları birinin kapalı beyaz demir kapısına bakarak içerideki zincir seslerini dinliyorlardı. Kadın ölmeden beş dakika önce bedeninde ruhunun olup olmadığını sorguluyordu. Çünkü biliyordu Galip Tekin'in de dediği gibi O Tanrı'nın üvey ama en özgür kuluydu....

17 Temmuz 2015 Cuma

Oysaki Korkmustum Ben Hep Maskelerden #2

http://gereksizlikhissi.blogspot.com.tr/2012/06/oysaki-hep-korkmustum-ben-maskelerden.html?m=1

Saysaydın en baştan geriye doğru. Her hatanın kapanmamış yarasına bastıra bastıra üzerinden geçseydin tecrübe oyunlarının.
Kapatıp kulağını okusaydın en korkunç kitabın korkuya acıkmış sonunu.Saysaydın en sondan ileriye doğru. Henüz yitirilmemiş tüm gelecekler şerefine sarhoş ola ola dans etseydin bir tahta üzerinde.
Dönüp geriye baktığında kendi saflığına acıdığın her saniye için biraz daha izleseydin güneşin doğuşunu.
Saysaydın en baştan geriye doğru.
Sona gittiğini sandıkça sonsuzlukla sarıldığını anlasaydın -yeşile yatmış izlerken maviyi- sayıklasaydın mutluluk harflerini dudaklarının kıvrımlarından.
Yalvardığın her kelimeyi kusmak için öfkenle daha fazla doğal dur her yerde.
Ağladığın tüm kederlerin rimelinden değersiz olduğunu fark ettiğin gün için gülümse bir de şimdi ömrüne.
Büyüdün maskeli kız. Güzelliğinle büyülemek için attın maskeni.
Ve bırak merkezine kadar boka batmış dünyanın yapay ateşinde boğazına kadar kullanılmış insanların ünlem işaretli kurallarını yanakları ıslak kız, oyun bitti sen kazandın.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Teslim

Uyanıyordu kız, gözleri mahmur... Işığın parlak kokusunda değiyordu, gökyüzüne.
Koku... Sanki tadı metaldi bu kokunun. Sanki rengi kırmızıydı. Sanki jiletin vücuduyla seviştiği yerdeki izlerdendi...
Uyanıyordu kız... Saçlarının ıslaklığından yüzüne düşen damlaları yalıyordu. Tadı... Damla damla süzülen yağmurdan farklıydı. Tadı... kar tanesinin eşsiz sevgilisini terk edişi gibiydi. Sanki kalbini satabilecekmiş gibi söken birinin göğsündeki para alaşımı maddiyatındandı.
Uyanıyordu kız... Sağır olmaya kapatmıştı kulağını. Yukarı doğru kaymaya çalıştı. Ses... Sanki olmaması gerektiği kadar yoğun suyun dalgalarında çalkalanmıştı. Ses... mermerin çatlaklarından süzülmüş rengi mordu. Sanki zincirlerin ayak bileklerine bıraktığı izlerdendi...
Uyanıyordu, kız... Yaralarından boşanan kanlarla nemleniyordu teni. Beyninde silinmeye başlamış anılara açıyordu gözlerini.
Hüsrana teslim, kayıyordu vücudu, banyo mermerin de.
Uyanıyordu kız... Bedenini, eskimiş kıyafetlerini atarmış gibi bırakıyordu geride. Ait olduğu yere doğru uçarken gözlerinin altı halka cesedine son kez bakıyordu banyonun tavanından. Orada dokunulabilir bir et yığını varken asıl gerçek bu buhar haliydi. Duşun, bu korku dolu görüntüyü temizlemeye çalışırcasına kızın bileklerine damlayışını dinliyordu.
Uyanıyordu kız... Ruhunu kaybetmis birinin kalbinden kollarına kadar yayılan o soğuk acıyla son bir kez daha titriyordu. Intihar değildi bu ölüm, olmayacak hayalleri ve parça parça dökülen umutları katiliydi.
Uyanıyordu kız... Gözlerini sımsıkı kapatıp uyurken sonsuzluğa uyanıyordu. Pencere demirlerinin arasından göğe yükselirken uyanıyordu kız, gözleri mahmur.

3 Nisan 2015 Cuma

Dilimde Kalan Soluklar

Içinde en korsanından iyilik melekleri, sözlerle gecistirilmis zaman dilimleri...
Ve o zamanların anılara naklettiği ama  yüzlere yerlestiremedigi noksan, iğreti duyguları...
Ve o duyguların, hayatta sona koşmaktan nefes nefese kalmış birinin kısa ve donuk soluklarında dahi tükenemeyen büyük izleri...
Ve o izlerin; sürülen kremlerle, gökyüzüne yalvararak geçiremediği kızarıklıklar gibi...
Sarılmış siyah ışıklara gizliyorum bedenimi
Içimdeki fırtınanın gök gürültüsünden korkuyorum.
Hiçbir etkene tabii kalmadan zaten hep ruhumda varlığını sürdüren anlamsız olayların fiziksel dışavurumu şişmiş gözlerim
Elime konulan senaryonun tüm rollerindeki ölüyü oynuyorum.
En sessiz yerdeki, en büyük çığlığım -henüz esirini öldürememiş katil gibi- canıma kastetmek için bekliyor tepemde. Hissediyorum.Karşımda buğulu, tozlu, lekeli ayna.
Bir iskemle üzerinde, işkencelerin yavaşlığında ölümü dileyeceğim ötenazi sistemi.
Öldürmeyin der yalvarırsan öldürmeyiz, diyor gülüyorlar karşımda.
Tam ağzımı açıp yalvarmaya başlıyorum ki dilimi alıyorlar benden.
Oturup uzuvlarımın benden kopmasını izliyorum, gözyaşlarımla temizleyerek aynayı.
Gözlerini kapatınca rüyalarında duygulara tanık olan insanlara özeniyorum. Ömrüm boyunca tek bir sefer için gözkapaklarımı okumaya çalışıyorum zihnimin siyahlığın da... Nerede hayallerimin kayıp sahneleri?
Karanlık odaya sığınırken yüklemler sır halinde istemsiz tekrarlarda.
Üst üste anektodlar var, kağıtlarımın kalemle sarıldığı nokta da.
Rüzgarın hafifliğinde nefesimde duran, suların gökyüzüyle birleştiği yerde ışıldayan, özenle süslü püslü fotoğraflarda bulduğum ben, nerede şimdi?
Avuçlarıma kazıdığım yağmurlardan bir bereyle saklanıyorum.
Tüm kaygıların yeryüzünü yıkamasını ve tereddütle kaçırılan tüm melekleri görüyorum ellerimde.
Gözlerimi bu sefer Azraile kapatırken ciğerlerimdeki yarım kalmış solukları anımsıyorum dilimde.
Yutkunuyorum katilime gülümseyip.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Ölümsüzlüğümden

Sokakların sessizliğinde yankılanıyor içimin fırtınası, gözlerim kapalı....
Yarınlara olan inancım yok bugünler sakin beni bekliyor..
Ağlayan suratlar, çaresizliğin fiyasko tabloları...
Belirli çemberler de kan gölleri...
Taş yığınlarının altında nasıl olduğu belirsiz soluklar...
Uğultu rüzgarlarda...
Binlerce ölümsüzlüğün altında yere oturup siyahlığıyla bütünleşiyorum gecenin...
Söylemlerin isyanı var derinimde...

Bir duanın ardındaki gözyaşı gibi...
Bir tiyatronun en samimiyetsiz yerindeki alkış gibi...
Bir şarkının en ince tonundaki umut kırıntısı gibi...

Yorgun her bedenin kırışık yüzleri...
Gülümseyince çizgileri belirginleşen gözleri...
Yardım için kaldıkları elleri kanlı...
Enkazların içinde insan uzuvları...
Yarıklarıyla yürüyemeyen ayaklar...
Bir dağın başına oturup sanki izliyorum kırıkları...
Çığlıkları.... sesleri... yardımları... görüntüleri...
En büyüğünden en küçüğüne...
Ruhuma yaptığım kazılardan elime bulaşan kanlarla...
Merhaba depremim. Elveda içimdeki yığınların arasında kaybolan mizaçlar...
Uğultu rüzgarlarda.. gözlerim kapalı...
Beklemeyin baharları... Yıkılın duygularımın sağlam olmayan kökleri...
İnce bir ipe bağlı mumlarım devrilin domino taşları misali...
Kanatları yere değse bile gövdesini yere bırakmayan kuş gibi...
Annesini hiç tanımadığı halde rüyalarında ona sığınan  çocuk gibi...
Tüm imkansızlığa rağmen hayallerinden asla kopmayan kibritçi kız gibi...
Düşüncelerimin yarattığı sarsıntıyla vazgeçin duygularım...
İçimdeki bu depremin kalbimden söktüğü parçalar da boğulduğumdan değil...
Ölümüm, ölümsüzlüğümden...

4 Ocak 2015 Pazar

Ruhları Sığmadı Bedenlerine

Tonlarca yük var merkez noktada oraya yaklaşıp kendine göre en fazlasını sırtına alan yorgun devam ediyor yoluna
Binlerce sıfat var ormanın ortasında silik haritasından yolunu kaybeden herkes en büyük hakareti alıp ismine başlıyor başını kaldırmaya
Susmanın ölüme hazırlık yapmasını uzaktan seyir halinde, sakin topluluklar
Tüm hataların adını tecrübe koymuşlar
Kendi içinde bir sürü savaşı olan zavallılar bir de kalkıp etraflarındaki cepheler de pes ediyorlar yenilgi büyük
Askerler yerine duyguları, silahlar yerine sözcükleri var...
Ruhun hapsi
hiç beklemeyecekleri dillerden imkan vermeyecekleri cümleler işitince içlerindeki pimi çekili bombanın şarapnellerini kusuyorlar...
Esrarlarını anlatmak paranoyaklıklarına haksızlık.
Sonların da sonsuzluk var...
Göz bebeklerinin derininde ince ince dolanan sızı var, sonrasında göz yaşı olan...
Ölürken veda edemedikleri dostları var...
Bir yanında mezarlar diğer yanında yaşamlar varken hangi tarafı daha yakın gerçeğe?
Bunca karmaşa içinde cehennem dünyanın içindeki ateşteyse cennet burası mı?
Tümlerin ardından yok oluşlar mı daha sessiz var oluşlar mı, bedenler de ?
Binlerce düşünceyle beynimin arenasında bu kadarını yazabiliyorum yine...
Geri kalan kelimeleri kendime itiraf bile edemiyorum...
Ben zincirlerimi kırdıkça halatlar dolandı boynuma...
Ve nesiller atalarının varlığını sorgularken öğrendiler...
İlk evcilleştirilmiş hayvanlardı, insanlar....


25 Aralık 2014 Perşembe

Kelebek Etkisi

Ellerini kavuşturmus birbirine duruyorlar öylece...
Öfkeli müzikler gelip geçmiş ama ezmemiş hiç...
Aldatılmış gerçekler, ihanetle boğuşan bedenler isyana karalanmış
Herkesle bütün olmuş ama yalnız gibi...
Sanki hiç uyanmayacakmış gibi rüyadan
Gözyaşları yarışırken yağmurla
Ben koşarken caddelerin yoğunluğun da  köprünün diğer ucuna
Dengesel tüm kayıpları
İnançsal tüm değerleri bir bir anlatırken gökyüzüne
Hangi sahtelik taş olabilir ayağıma?
Sustukça mı büyüdüm,  büyüdüğüm için mi sustum sorunlarıyla...
Yalanların panzehrine, gökte asılı kalmış yıldırımlarla hipnoz oldum bir başıma...


19 Kasım 2014 Çarşamba

Mantığına Küsmüş Asılsızlar

Korktuklarının kokusunu hissettiğinde yanıbaşında.  Varlığının lanetiyle savrulduğun dünyanın dibinde.
En dibinde cehennemin...
Sıcaklığını sorguladığın da buzla kapladıklarında bedenini.  Sustuk dolu dolu gözlerle.
Yok ol dediler kaldık bir apartmanın köşesinde.
Ara sokakların da ıssız yerlerinde ışıksız dolandık.
kaybol ağla yeterli gözyaşları açar kapıları
Kes sesini tüm teller soyut kaldı.
Hadi söyleyelim en başından kahrolduğumuz vücutlara sitemlerle.
Mimiklerini öğrenemeden öldür bebeklerini...
Cezaların öldüğün için mi yoksa en başından doğmak mıydı hata.
Kaçarken kılıçlardan bombaları unutmuşuz.
Canım yandı kanadı içim yine de ağzımı açıp diyemedim ki pişmanım.
 Doğrulunca kuyudan ıslak boğazında düğümlerle tek bi sefer için astım kendimi ipine.
gün ışığı vuruyordu oysaki siyah siyah dalgalandı, gözlerim buğulu.
Sokaklarının grisinde bir dudak kırmızı...
En parlak yıldıza anlatarak derdimi bitirdim rujumu
Tüm çizgileri ayrı ayrı çizdim bulanık suda mide bulantısıyla kusarak say dedim saniyeleri
son bir kurşunla avucumda öksürerek sesim kısık bağırdım kafesin demirlerine
Döndür kafanı oyuna dahil ol şimdi etrafında binlerce gülen maske.
bir öfkeyle içimde, bacaklarının arasına dünyayı almış zehirlerini kusanlara, kapatarak kapımı sus dedim o kadar.
kufretme dedim o kadar.
Zamanın boşluğunda karadeliğe yakalanıp sarsılıyorum.
Siz yaşınızın gerektirdiği duyguları yaşamaya çalışırken kendine saygısını yitirmiş pislikler.
Ben duygulara küs yalnızlık diyorum.  yalnızlığı savunuyorum.

26 Eylül 2014 Cuma

Fazla büyüttüm

Eskiden hissetmezdim veya bastırırdım belirtileri öldürene kadar.
Duygularım olmayınca hata yapmazdım hiç. Her şey mantığa dahildi.
Insanlara bağlı kalmak... Birinin önünde ağlamak aşağılık bi' durumdu.
Sistemlere soverek özgür düşünerek ve hiçbir etki altında kalmadan konuşurdum.
En önde ama en dik yürüyendim.
Kısa bir süredir duygularıma yenik düşüyorum.  Yazarak geçmeyen ve sonu olmayan konumlarda yer edindim.
Arsızdım bahtsızlığıma meğer içimde büyümüş her şey.
Şimdi içimdeki hiçbir şey net ve tek değil.  adeta herkesle ve her cümleyle savaşım var.
Yine de yaşamak lazım
Tanrı dokunsun tekrar kaybettiğim ruhuma.
Birkaç serseriye bedel söylemlerim
     İstediğim kadar çok sözcük olsun hafızamda takılı kalıyorum hayallerime dair tüm cümlelerde. Sadece bana mühürlü hepsi okuyunca anlaşılmaz.
Her harfinde içimden yollar var, karların yağdığı gibi ayak izlerine, zihnimden beyaz bir örtü dökülüyor, gülümsüyorum.
Hatrımda tüm boşluklarımın dolu olduğu zamanlardan kalıntılar var.
Gözlerimin altı mor artık buz gibi bedenim ruhumun yokluğundan.
Aklımda canlı kalan huzurlayım, geceyi aydınlatan sarı sokak lambalarının altında.
Kalemi tutamıyorum ellerimde ritim var vücudumdan ayrı...
Hissetmiyorum kalbim sıkılmış kanlarından.
Duymuyorum içimde boğuk bir gürültü var. Sesler kulaklarımı kapattıkca netlesiyor, derinimde.
Varlığına alıştığım da yok olan,  yokluğuyla boğustuğumda  varlığını kanıtlamaya çalışan yapaylıklar ve ufak tefek parça parça anılarla bir başıma odanın karanlığında ne yazdığımı okuyamıyorum.
Öfkem büyük,  kendime lanet ediyorum pişmanlıklarımla susuyorum köşemde.
Yaktım tüm kağıtları, totemlerim faydasız.
Bir mum ışığında geçirebilirim gecelerimi,  güneşi sevmiyorum.
Kendi tavırlarımdan rahatsızım çok şımardım.
Benliğimin açlığını doyurmaya çalışıyorum arda kalan küllerle.
Sözün bittiği değilde noktanın yerine konduğu yerdeyim karşımda sokaktaki duvarlar var.
Artık cümlelerimi suya bağışlıyorum.
Masalları da içimdeki hapishaneden salıyorum intihar etmeleri şartıyla.
Zaten unutmuşum sonlarını... Baştan yazıp imzaladım dalganın kumla birleştiği yerdeler.


Ve bu da son veda başlangıcı yok. Vakit doldu çünkü ben de gideyim artık....

26 Eylül 2013 Perşembe

Dedem..

Hayat alıp götürdüğünde sizden bir şeyleri gerçeklerle yüzleşiyorsunuz.

Bir hayat gelip geçerken, delip de geçiyor hepimizi. Birer birer, biz yitiriyoruz nefeslerimizi.

Ömür kısa, hayat 3 günlük...
Anlaşılması güç ama yok. Ne nasıl oluyor diye kavrayamadan geçiyoruz hepimiz birbirimizden.
Saçmasapan hayatlar, gereksiz hevesler yerine unuttuğumuz o insanları aldıklarında bizden her şeye küsüyoruz.
Ertelenmesi gereken en son kişileri erteleyip vicdan azabından kıvranıyoruz işte.

Boğuşuyorum yine. Ölümle boğuşuyorum.
Vicdanımla baş başayım yine her gece acıdan kıvranıyorum.
Her seferinde gidiyor birileri ama hiçbirine alışamıyorum.
Ağlayamıyorum bile... Henüz kavrayamıyorum ne olduğunu.

Sussak mı bağırsak mı... söksek mi şu acılı kalbi bedenimizden.
Her gün biraz daha boş evler..
Bir kişi dünyada ne büyük kalabalık yaparmış meğer. Sesi, hareketi nasıl da güven verirmiş insana...
Birden gidince, bitince bomboşuz hepimiz.
Oturulan koltukta boş, konuşulan telefonda..

Geri gelmeyecek, biliyorum.
Bir daha asla açılan üstümü örtemeyecek belki... Ama  yıldızları seyrederken ben elimden tutuyor olacak yine.

28 Haziran 2013 Cuma

Yalnızlık fısıldayışı ..

 Herkes gidiyor bir yerlere, herkes kaçıyor uzaklaşıyor insanlardan.herkes yalnız olmanın derdinde.. Ama hepside birbirinin peşinde.
Hissiz ve bencil.. Açıp ağzını, yuman kalbini duygusuz kelimelerle süslü o yalan yüzler ve delip geçtiğinde kelimeleri cam kadar boş gözükmeyen insanlar.
İstemsizce sitem ediyorum bu yalanlara. İstemsizce kilitleyip odama kendimi yazı yazmak istiyorum.
Kapatıp telefonumu susturmak herkesi.. bırak çatlasınlar meraktan veya dur ve bak kimin umrundasın?
Yalnızlığa çare arıyorlar, yalnız doğduklarını bilmeden, toprağa yalnız gireceklerini umursamadan.
Yalnız herkes, yalnızlık güzel.. Belki de bir içki.. kötü bir koku, kötü bir tat ama hoş bir mutluluk, uyuşmuşluk, umursamazlık..
Hepimiz suçsuzuz aslında.. Özellikle de ben.
Çünkü ben yalnız olmam gerektiğinin bilincinde olduğum halde yalnız olmamak için çaba gösteren o salak yükümlü insanlardanım.
Ben yaşımın verdiği saçma duyguları doyasıya yaşayan ama bu yüzden sürekli mantığımla kavga eden ufacık bir kızım.
En çok güvenilecek insanlardan biriyim, sırlar sır, özeller özel kalır bende.
Ama bir yandan da acı çektirene acı çektiririm.
Herkesi anlıyorum, hareketleri, mimikleri, yalanları... Ama sadece susuyorum.
Susmak, hayatın en önemli parçasıdır çünkü. Hayaller susarak kurulur. Gözlerini kapayıp Cem Adrian dinleyerek yaşanılır. Hatta bazen tuhaf gelir bana, üç dakikalık bir şarkıya o kadar hayali sığdırabilmem.
*
Gözyaşlarımla tazelenen yüzümde her acının bir şekillenişi var.
Her acının bir ferahlığı, her acının bir karanlığı...
Sadece bazen zihnimin gizemi kaybolmasın diye kahverengi perdeleri açmam odamda.. Karanlıktayken daha gizli, daha güvendeyim çünkü.
Karanlık benim için gizli sekme gibi.. rahatlık var içimde bilinmezlik.. Gerçeklerin üzerine bir sır perdesi, dertlerin üzerine bir okyanus, karanlık. Ulaşılmaz.
Sevgi sözcükleri fısıldayan dolunay ışığı.. Uyuyan insanoğlunun sessizliği..
Gündüzleri uyumak, geceleri uyanmak... Hiç kimseyle konuşmamak.. susmak, unutulmak ve unutmak . Her şey böyle güzel, uzaktan. Her şey böyle kalıcı sadece bendeyken.
Sadece tek bir soru sormak istiyorum benim bu halimi eleştirenlere.. ''Sen hiçbir zaman doğmamış olmayı istemedin mi? ''

25 Haziran 2013 Salı

Kalıcı hatalar var hayatta. En başta yapılan ve tüm ömür boyunca acısı hissedilen. Umrunda olmaması için çaba sarf ettiğin ama her dakika seni ele geçirmek için içinde bekleyen bir korku. İşte o an bitmiştir hayat. Hataların korkuya dönüştüğü an elinden uçup gitmiştir mutluluğun. Bağımlı olursun bir kere insanlara. Onlarsız olmaz sanırsın. Acı çekersin, saatlerini harcarsın sadece tek bir mutluluk için. Hiçbir şey mutlu edemez seni, asla korkunla başa çıkamazsaın. Güvenemezsin arkanda bıraktıklarına. Düştüğün de elinden tutmayacaklarını düşünürsün. Saçmasapan ergen saplantılarına girersin benim yaşımdaysan.. yaşayamazsın. Her dakikanın acı dolu olduğu o zamanlarda tek bir fısıldayışa ihtiyaç duyarsın''Korkma, ben her zaman yanındayım'' ...

24 Mayıs 2013 Cuma

SBS al beni savur ötekine.. Ötekini al savur bu tarafa.. S*çtın hepimizin ağzına tebrikler :)

 Uzun zamandır hasretim yazı yazmaya. O kadar çok savaş veriyorum ki insanlarla.. Hayattan soyutlayıpta kendime zaman ayıramıyorum yazı yazamıyorum. O kadar karmaşığım ki...
 Herkesin arasında kalmak diye bir şey var. Veya da hiç kimse tarafından sevilmemek. Biri çok sevilmekten diğeriyse hiç sevilmemekten kaynaklanan sorunlar. Hiç sevilmediğimi düşünen ben şimdiyse arkadaşlarımın arasında kalıp seçim yapmaya mahkum bırakılıyorum.
Nasıl bir sorun bu çözümsüz.. Ağzımdan çıkan tek bir kelimeyle değişecek insanların hayatı.
Kendi dünyamda yalnız kalmak istiyorum hep. Odama geçip kapımı kilitlemek kulaklığımı takıp yalnız kalmak istiyorum sadece. Ama olmuyor, olamaz da. 15 gün sonra gireceğim bir SBS belası var. Ve ben annemin zoruyla ders çalışmak zorundayım. Yalnız kaldığım tek yer artık çalışma masam oldu. Bu durum da beni sadece orada düşünebilmeye teşvik ediyor. Dolasıyla ders çalışmam gereken onca zamanı ben sadece düşünerek geçiriyorum. Hayatımı, geleceğimi, yazar olmak istememi, hangi lisede okuyacağımı, ne olacağımı... Kısaca hayatımın geri kalanında ne halt yiyeceğimi düşünerek geçiriyorum.
  Evde ders çalışamıyorum diye teyzemlere taşındım. 2-3 hafta önce koşarak döndüm eve. Her şey çok güzeldi, her şey bana göre düzenlenmişti.. Akla gelebilecek her şeye sahiptim ve benden tek beklenen ders çalışmamdı. Çalıştımda günde 500 soru çözdüm, deli gibi tekrar yaptım.. O güne kadar 440'ın altına inmemiştim sınavlarda ve bu ders çalışma temposuyla gidersem de 500 tam puan yapacağımı düşünüyordu herkes. O kapasiteye, o zekaya sahip olduğumdan o kadar eminlerdi ki...
  Peki ben ne yaptım? Teyzemlerde kaldığım 1 ay boyunca girdiğim tüm sınavlardan 390 aldım. Herkes üstüme yüklendi. Teyzem oturdu ağladı. Ben de dedim ki olmaz böyle gidiyorum ben. Bu sefer de sensiz ev çok boş dedi. Ben de ''Emin ol seni çok özleyeceğim teyzeciğim. Ama annemsiz olmuyor. Eve dönmeliyim.'' dedim topladım valizimi. Gözü yaşlı teyzeme elveda deyip ayrıldım evden. O an dışarının kokusu değişti sanki. Özgürlük dedim ''olala..'' :) Eski yaşantıma geri döndüm. Eve istediğim saatte gelmeye istediğim gibi süslenmeye, gezmeye, dolaşmaya, eğlenmeye başladım. O hafta hiç ders çalışmadım ama girdiğim sınavdan 445 aldım. Ders çalışarak yapamıyorum ki ben. Derste dinlediğim, sınavdan sınava tekrar ettiğim her şey yetiyorda artıyor bile. Şimdi de hiç takmıyorum liseyi. Hangi liseye gittiğim önemli değil çünkü. Önemli olan, yaz tatili boyunca yazıp yazar olma yolundaki ilk adımımı atmak. Hayallerim var. Ve ne yazıkki hayallerime ders çalışarak ulaşamam. MEB! Senden yaptığın sınavlardan da nefret ediyorum :):):):) sınavdan sonra binanızda yangın çıkarda optikler yanar inş. Geberesiceler. Ne demiş Amerikan replikleri'' tek sorununuz o koca kıçınızı ceylan derisi koltuklardan kaldıramamanız.'' Sevgiler :)

6 Nisan 2013 Cumartesi

Hazal'ın Anısına...

Bencilliğimin verdiği vicdan azabıyla savaşıyorum!


Gitti...
Bitti...
Öldü...
Bir çukurun içinde toprakla bütünleşiyor şimdi...
Sessizliği yok oluşuyla bozuyor...
Ayrılıyor dünyadan...
Hayattan soyutlanıyor...
Annesini arkada bırakıyor...
Öldü...
Bitti...
Yaşayamadı ki ölsün hıçkırıklarımız kaldı geriye...
Ama O gitti...
Acı bir sonla 1 nisan sabahında bize ilk şakayı yaptı...
Terk etti bizi...
Bizim yüzümüzden gitti Hazal...
İlgisizliğimiz, umarsızlığımız yüzünden...
Yalnızlığına çare aramak yerine göz yummamız yüzünden...
En çok da benim yüzümden...
Benim bencilliğim yüzünden...

 - Hayat geç kalmaları affetmiyor-

Kanser, böbrek yetmezliği, kemik erimesi...
17 yaşında ama 5 yaşındaki bir çocuktan farksız bedeni...
17 yaşında ama 8. sınıf öğrencisi...

Doğduktan bir yıl sonra hasta olduğunu öğrenip, sırf hasta bir çocuğa bakmamak için, terk edilmiş babası tarafından...
Aylık 300 lira gelirle..
Sürekli İstanbul'a hastaneye gitmek zorunda...

Yaşayamadı ki ölsün...

1. sınıftan itibaren aynı sınıfta benimle...
2,3,4 ve 5. sınıflarda sürekli ilgilendiğim...
Kardeşim gibi olan...
Tek bana tutunan..
Okula gelmesi için tek sebebi olan, ben...
Son üç senedir görmüyorum onu...
Yalnız oluşunu görmemezlikten geliyorum...
Hastalığı sarmalıyorken onu elinden tutupta güç vermiyorum ona..

  - Hayat geç kalmaları affetmiyor-
Ölüyordu görmüyordum, öldü ağlıyorum...

Ölürken yanında değildim bari annesine destek olayım diye gidiyorum her vakit bulduğumda...
En son gidişimde vicdan azabından kıvranacağım şeyler yaşadım ne yazık ki..
Kuzeni ordaydı..
En sevdiği kuzeniymiş Hazal'ın...
Her şeyini anlatırmış ona, en çokta beni...
Beni anlatırmış Hazal!
Kelimelere sığdıramazmış!
Melek dermiş bana ''melek gibi kız!''

Annesi okula getirir bana emanet eder giderdi Hazal'ı..
Küçük Anne derlerdi hatta..
Ama Hazal hiç onu yalnız bıraktığımı söylememiş kuzenine..
Hep iyi bahsetmiş...
Benim için gelirmiş okula!
Ama ben onu görmezdim!!!!!!
Eriyip giderken önümde... Ah işte!
Vursam başımı duvarlara şimdi ne fayda?
Ağlasam saatlerce..
Gitsem mezarına anlatsam derdimi...
Ne fayda, ne olacak sanki?
Yitirilen o günler geri gelebilecek mi?
Hazal affedecek mi beni?
Affedebilecek mi?
O kadar mı iyi kalpli Hazal?

Bana değer vermeyen insanlarla savaş verirken bana değer veren insanlardan sevgimi esirgeyecek kadar bencilim!

Çıkarken kapıdan sarıldı kuzeni en çok seni severdi dedi ağladı..
Kulaklarımda çınlıyor fısıldayışı''En çok seni sever'Dİ''...
Di, sever-di, Hazal.. Beni.. Öl İrem öl, şimdi öl!

      -Hayat geç kalmaları affetmiyor-

Toprak!
Sahip çık Hazal'a..
Sahip çık bana değer veren tek insana..
Anlat derdimi ona.. onu ne kadar çok sevdiğimi söyle, bedenini sindirmeden önce...
Sar, sarmala vücudunu kucakla! Benim için toprak benim adıma sarıl ona...
Son bir kez..
Var mı hala maskesi yüzünde...

Dikkat et toprak n'olur!
Mikrop almasın..
Alerjisi var...
Dikkat et toprak..
Kırılmasın, incinmesin..
Bak yemeğini de yemez..
Yedir, bitmeli her şeyi...
Meyve de yemeli...

Bak O'na ölüm! Elimizden alıp götürdüysen bil kıymetini bak O'na! İlgilen sev... En çok morale ihtiyacı var!
Benim yapmadığımı yap ne olur... Gör O'nu! Bil yalnızlığını.

Özür dilerim Hazal!
Bana anlattığın her şeyi hatırlayamadığım için...
Affet Hazal dinleyemedim ki seni..
Dinlemedim, söylemedim...
ARA SIRA geliyordum yanına...

-Zaman geç kalanları affetmiyor işte...-
Hoca giripte sınıfa'' Artık yapılacak bir şey yok. Sadece hep beraber dua etmeliyiz. Hazal arkadaşımızı kaybettik çocuklar'' dediğinde fark ettim bunu. Sadece sırana baktım bir süre kavrayamadım ne olduğunu. Seni aramadığımı fark ettim... Hiç sormadığımı bir haftadır olmadığını, fark etmediğimi anladım. Ağlayamadım bile sadece baktım boşluğa bir süre... 4 sene boyunca yaşanılanlar geldi aklıma. Annen geldi. Toprak geldi. Sen geldin. Yanıma gelince oturduğun yerde oturduğumu fark ettim kaydım sola doğru yer verdim sana gel de otur diye. Gelmedin Hazal! Ağladım! Milletin gösteriş hıçkırıklarına inat sessizce ağladım senin gibi, sıraya koydum başımı.. İlk defa ağlarken ben sen gelmedin elimi tutup sırtımı okşamadın.. Nasıl gelecektin ki? Nasıl gelebilirdin?

12 Mart 2013 Salı

Özgür Olmak İçin Risk Alın..

    Klasikleşen tüm tasarıları beynimden silmeye karar verdim bugün. Yeni bir ben olma yolunda emin adımlarla yürüyorum artık.
    Özgür olan düşüncelerimi elimde tutmayacağım... salıvereceğim aksine, benden en uzak yerlere gitmelerini izleyeceğim.
    Tamamen özgürleştiriyorum kendimi. Kendi benliğimi bedenime yansıtıyorum. Gülüşlerim hınzır artık! Hayatın acımasızlığını yerle bir etmenin sevincinde.
   Hata yapmadan! Kırmadan kimseyi.. özgür yüreğimle karşınızdayım işte.
   Bundan sonra ancak ben susturabilirim kendimi. Bana sözünü geçirmeye çalışansa.. kalıverir arkamda öylece.
   Ağlamalarım, hıçkırıklarım.. sadece bana bundan sonra. İlgilendirmiyor kimseyi. İnandırmak, susturmak çabasında da değilim artık etrafı. Geleceğim, özgürlüğüm ve ben! Üç kişilik ufacık bir yuva kuracağım kendi bedenimde. Yazıların arasında, kalemlerin ucunda kalmayacak öfkem.
   Mutluluk yoluna uygun adımlarla gidiyorum. Yoluma çıkacak tüm engelleri yenebilecek gücü kendimde bulabilmenin, gözlerime yansımasını seviyorum. Parlak ve yeni kalbimin saflığıyla sarmalanıyorum.
   Umursamaz tavırlarla nasıl yenileceğini biliyorum, insanların. En zayıf noktası bu çünkü insanoğlunun
                                                                                   
                                                                                       Teşekkürler Canan Tan..
                                                                                       Teşekkürler Piraye... Beni özgürlüğüme kavuşturduğun için minnettarım sana. Yaptığın hatalara düşmemeyi göz önüne aldım, senin yolunda ilerlemeye karar verirken. Beni bana anlattın... Kendini anlatırken, kendini tanıtırken beni de bana hatırlattın. Özgür düşünceye sahip, sol görüşlü, asla boyun eğmez genç bir kız. Hayallerimin gençliğiydi hayatın.. Ta kii.. çocuklu bir kadın olana kadar. Sana da zamanında ters gelen bu olay bana da şimdi ters geliyor işte. Evlilikle kendimi dizginlemek mizacıma haksızlık. Üzücü sonun şokunu atlattıktan sonra ortak noktalarımızdaki ironiye saatlerce güldüğümü anımsıyorum. Seni tamamen Nazım Hikmet'in Piraye'si olarak düşünürken ilk defa inanılmaz derecede bir şeye istek duyuyorum. Keşke Piraye... Keşke gerçek olsaydın.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Bütün insanlar bencil aslında.
Mutlulukları unutup, tüm mutsuzlukları sıralayabilirler tek nefeste.
                                                                                 

4 Şubat 2013 Pazartesi

Mutlu değilim ama mutsuz da değilim. Hissizim.
                                                   (alıntı:)