İNTİKAM


Beğenmediğim sonu, siler baştan yazarım.
Twitter: @iremkucukcongar

26 Eylül 2013 Perşembe

Dedem..

Hayat alıp götürdüğünde sizden bir şeyleri gerçeklerle yüzleşiyorsunuz.

Bir hayat gelip geçerken, delip de geçiyor hepimizi. Birer birer, biz yitiriyoruz nefeslerimizi.

Ömür kısa, hayat 3 günlük...
Anlaşılması güç ama yok. Ne nasıl oluyor diye kavrayamadan geçiyoruz hepimiz birbirimizden.
Saçmasapan hayatlar, gereksiz hevesler yerine unuttuğumuz o insanları aldıklarında bizden her şeye küsüyoruz.
Ertelenmesi gereken en son kişileri erteleyip vicdan azabından kıvranıyoruz işte.

Boğuşuyorum yine. Ölümle boğuşuyorum.
Vicdanımla baş başayım yine her gece acıdan kıvranıyorum.
Her seferinde gidiyor birileri ama hiçbirine alışamıyorum.
Ağlayamıyorum bile... Henüz kavrayamıyorum ne olduğunu.

Sussak mı bağırsak mı... söksek mi şu acılı kalbi bedenimizden.
Her gün biraz daha boş evler..
Bir kişi dünyada ne büyük kalabalık yaparmış meğer. Sesi, hareketi nasıl da güven verirmiş insana...
Birden gidince, bitince bomboşuz hepimiz.
Oturulan koltukta boş, konuşulan telefonda..

Geri gelmeyecek, biliyorum.
Bir daha asla açılan üstümü örtemeyecek belki... Ama  yıldızları seyrederken ben elimden tutuyor olacak yine.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Ölümsüzlük kokan bir yerde yaşamak isterdim hep...
oraya ancak ölünce gidildiğini nerden bilebilirdim ki ?

6 Temmuz 2013 Cumartesi

:)

Mükemmelsiniz ya.
Bencilsiniz.
Belkide biraz kırgınsınız.
Belkide sinirli.
Ama hep olumsuzsunuz ya. Bunu anlamıyorum işte. Siz mutluluklarla yaşamayı bilmiyorsunuz. Bende bilmiyorum. Asla da öğrenemem.
Yalanlarla süslenmedikçe mutluluk olmuyor çünkü.
Doğrular acı...
Hep iyilik peşindeyiz...
İyimser ve barışçıl o dünyanın melekleriyiz, hayallerimizde.
Her zaman mutlu, her zaman güler yüzlü.
Gizli kalmayı sevmeyen o dürüst insanlardanız.
Masumuz.
Gülümsemeyi severiz.
Biz mutlak sükûnette huzurlu yaşayan son insanlarız.
Bir telefon sesiyle dünyaya kendini kapatan yardımsever canlılarız.
Aslında biz çok salağız.
7 milyar insanın sıçtığı bu dünyadan halâ iyilik bekliyoruz .

28 Haziran 2013 Cuma

Yalnızlık fısıldayışı ..

 Herkes gidiyor bir yerlere, herkes kaçıyor uzaklaşıyor insanlardan.herkes yalnız olmanın derdinde.. Ama hepside birbirinin peşinde.
Hissiz ve bencil.. Açıp ağzını, yuman kalbini duygusuz kelimelerle süslü o yalan yüzler ve delip geçtiğinde kelimeleri cam kadar boş gözükmeyen insanlar.
İstemsizce sitem ediyorum bu yalanlara. İstemsizce kilitleyip odama kendimi yazı yazmak istiyorum.
Kapatıp telefonumu susturmak herkesi.. bırak çatlasınlar meraktan veya dur ve bak kimin umrundasın?
Yalnızlığa çare arıyorlar, yalnız doğduklarını bilmeden, toprağa yalnız gireceklerini umursamadan.
Yalnız herkes, yalnızlık güzel.. Belki de bir içki.. kötü bir koku, kötü bir tat ama hoş bir mutluluk, uyuşmuşluk, umursamazlık..
Hepimiz suçsuzuz aslında.. Özellikle de ben.
Çünkü ben yalnız olmam gerektiğinin bilincinde olduğum halde yalnız olmamak için çaba gösteren o salak yükümlü insanlardanım.
Ben yaşımın verdiği saçma duyguları doyasıya yaşayan ama bu yüzden sürekli mantığımla kavga eden ufacık bir kızım.
En çok güvenilecek insanlardan biriyim, sırlar sır, özeller özel kalır bende.
Ama bir yandan da acı çektirene acı çektiririm.
Herkesi anlıyorum, hareketleri, mimikleri, yalanları... Ama sadece susuyorum.
Susmak, hayatın en önemli parçasıdır çünkü. Hayaller susarak kurulur. Gözlerini kapayıp Cem Adrian dinleyerek yaşanılır. Hatta bazen tuhaf gelir bana, üç dakikalık bir şarkıya o kadar hayali sığdırabilmem.
*
Gözyaşlarımla tazelenen yüzümde her acının bir şekillenişi var.
Her acının bir ferahlığı, her acının bir karanlığı...
Sadece bazen zihnimin gizemi kaybolmasın diye kahverengi perdeleri açmam odamda.. Karanlıktayken daha gizli, daha güvendeyim çünkü.
Karanlık benim için gizli sekme gibi.. rahatlık var içimde bilinmezlik.. Gerçeklerin üzerine bir sır perdesi, dertlerin üzerine bir okyanus, karanlık. Ulaşılmaz.
Sevgi sözcükleri fısıldayan dolunay ışığı.. Uyuyan insanoğlunun sessizliği..
Gündüzleri uyumak, geceleri uyanmak... Hiç kimseyle konuşmamak.. susmak, unutulmak ve unutmak . Her şey böyle güzel, uzaktan. Her şey böyle kalıcı sadece bendeyken.
Sadece tek bir soru sormak istiyorum benim bu halimi eleştirenlere.. ''Sen hiçbir zaman doğmamış olmayı istemedin mi? ''

19 Haziran 2013 Çarşamba

    Yazılara boğulmak istiyorum.. Huzura ihtiyacım hiç kalmasın, zaten hep benimle olsun istiyorum.. Korkmak istemiyorum yalnızlıktan. Her bireyin aslında tek olduğunu kabul etmek istiyorum.. Ama yapamıyorum ki.. Hala korkuyorum, hala bağlanıyorum insanlara.. Çekip gitmek lazım belki de bu şehirden. Geri dönüşünün de
olacağını bilmesem ardıma bakmam asla.
Farklı insanlarla, farklı hayatlar yaşamak istiyorum. Hatta bazen bir parkta sabahlamak, gece evden kaçıp lunaparka gitmek, sokağa pijamalarımla çıkıp bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorum. Normallikten uzakta... ama ben gibi, istediğim gibi davranmak istiyorum. Mümkün mü? Asla değil. Ama aslında.. herkes kendi özgürlüğünü kendi yaratır, yapması gereken tek şeyse; yalan söylemeyi öğrenmek. :)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

 Gerçekleri söylemeyin bana. Bırakın kendi dünyamda herkesi iyi sanmaya devam edeyim.

24 Mayıs 2013 Cuma

SBS al beni savur ötekine.. Ötekini al savur bu tarafa.. S*çtın hepimizin ağzına tebrikler :)

 Uzun zamandır hasretim yazı yazmaya. O kadar çok savaş veriyorum ki insanlarla.. Hayattan soyutlayıpta kendime zaman ayıramıyorum yazı yazamıyorum. O kadar karmaşığım ki...
 Herkesin arasında kalmak diye bir şey var. Veya da hiç kimse tarafından sevilmemek. Biri çok sevilmekten diğeriyse hiç sevilmemekten kaynaklanan sorunlar. Hiç sevilmediğimi düşünen ben şimdiyse arkadaşlarımın arasında kalıp seçim yapmaya mahkum bırakılıyorum.
Nasıl bir sorun bu çözümsüz.. Ağzımdan çıkan tek bir kelimeyle değişecek insanların hayatı.
Kendi dünyamda yalnız kalmak istiyorum hep. Odama geçip kapımı kilitlemek kulaklığımı takıp yalnız kalmak istiyorum sadece. Ama olmuyor, olamaz da. 15 gün sonra gireceğim bir SBS belası var. Ve ben annemin zoruyla ders çalışmak zorundayım. Yalnız kaldığım tek yer artık çalışma masam oldu. Bu durum da beni sadece orada düşünebilmeye teşvik ediyor. Dolasıyla ders çalışmam gereken onca zamanı ben sadece düşünerek geçiriyorum. Hayatımı, geleceğimi, yazar olmak istememi, hangi lisede okuyacağımı, ne olacağımı... Kısaca hayatımın geri kalanında ne halt yiyeceğimi düşünerek geçiriyorum.
  Evde ders çalışamıyorum diye teyzemlere taşındım. 2-3 hafta önce koşarak döndüm eve. Her şey çok güzeldi, her şey bana göre düzenlenmişti.. Akla gelebilecek her şeye sahiptim ve benden tek beklenen ders çalışmamdı. Çalıştımda günde 500 soru çözdüm, deli gibi tekrar yaptım.. O güne kadar 440'ın altına inmemiştim sınavlarda ve bu ders çalışma temposuyla gidersem de 500 tam puan yapacağımı düşünüyordu herkes. O kapasiteye, o zekaya sahip olduğumdan o kadar eminlerdi ki...
  Peki ben ne yaptım? Teyzemlerde kaldığım 1 ay boyunca girdiğim tüm sınavlardan 390 aldım. Herkes üstüme yüklendi. Teyzem oturdu ağladı. Ben de dedim ki olmaz böyle gidiyorum ben. Bu sefer de sensiz ev çok boş dedi. Ben de ''Emin ol seni çok özleyeceğim teyzeciğim. Ama annemsiz olmuyor. Eve dönmeliyim.'' dedim topladım valizimi. Gözü yaşlı teyzeme elveda deyip ayrıldım evden. O an dışarının kokusu değişti sanki. Özgürlük dedim ''olala..'' :) Eski yaşantıma geri döndüm. Eve istediğim saatte gelmeye istediğim gibi süslenmeye, gezmeye, dolaşmaya, eğlenmeye başladım. O hafta hiç ders çalışmadım ama girdiğim sınavdan 445 aldım. Ders çalışarak yapamıyorum ki ben. Derste dinlediğim, sınavdan sınava tekrar ettiğim her şey yetiyorda artıyor bile. Şimdi de hiç takmıyorum liseyi. Hangi liseye gittiğim önemli değil çünkü. Önemli olan, yaz tatili boyunca yazıp yazar olma yolundaki ilk adımımı atmak. Hayallerim var. Ve ne yazıkki hayallerime ders çalışarak ulaşamam. MEB! Senden yaptığın sınavlardan da nefret ediyorum :):):):) sınavdan sonra binanızda yangın çıkarda optikler yanar inş. Geberesiceler. Ne demiş Amerikan replikleri'' tek sorununuz o koca kıçınızı ceylan derisi koltuklardan kaldıramamanız.'' Sevgiler :)

6 Nisan 2013 Cumartesi

Hazal'ın Anısına...

Bencilliğimin verdiği vicdan azabıyla savaşıyorum!


Gitti...
Bitti...
Öldü...
Bir çukurun içinde toprakla bütünleşiyor şimdi...
Sessizliği yok oluşuyla bozuyor...
Ayrılıyor dünyadan...
Hayattan soyutlanıyor...
Annesini arkada bırakıyor...
Öldü...
Bitti...
Yaşayamadı ki ölsün hıçkırıklarımız kaldı geriye...
Ama O gitti...
Acı bir sonla 1 nisan sabahında bize ilk şakayı yaptı...
Terk etti bizi...
Bizim yüzümüzden gitti Hazal...
İlgisizliğimiz, umarsızlığımız yüzünden...
Yalnızlığına çare aramak yerine göz yummamız yüzünden...
En çok da benim yüzümden...
Benim bencilliğim yüzünden...

 - Hayat geç kalmaları affetmiyor-

Kanser, böbrek yetmezliği, kemik erimesi...
17 yaşında ama 5 yaşındaki bir çocuktan farksız bedeni...
17 yaşında ama 8. sınıf öğrencisi...

Doğduktan bir yıl sonra hasta olduğunu öğrenip, sırf hasta bir çocuğa bakmamak için, terk edilmiş babası tarafından...
Aylık 300 lira gelirle..
Sürekli İstanbul'a hastaneye gitmek zorunda...

Yaşayamadı ki ölsün...

1. sınıftan itibaren aynı sınıfta benimle...
2,3,4 ve 5. sınıflarda sürekli ilgilendiğim...
Kardeşim gibi olan...
Tek bana tutunan..
Okula gelmesi için tek sebebi olan, ben...
Son üç senedir görmüyorum onu...
Yalnız oluşunu görmemezlikten geliyorum...
Hastalığı sarmalıyorken onu elinden tutupta güç vermiyorum ona..

  - Hayat geç kalmaları affetmiyor-
Ölüyordu görmüyordum, öldü ağlıyorum...

Ölürken yanında değildim bari annesine destek olayım diye gidiyorum her vakit bulduğumda...
En son gidişimde vicdan azabından kıvranacağım şeyler yaşadım ne yazık ki..
Kuzeni ordaydı..
En sevdiği kuzeniymiş Hazal'ın...
Her şeyini anlatırmış ona, en çokta beni...
Beni anlatırmış Hazal!
Kelimelere sığdıramazmış!
Melek dermiş bana ''melek gibi kız!''

Annesi okula getirir bana emanet eder giderdi Hazal'ı..
Küçük Anne derlerdi hatta..
Ama Hazal hiç onu yalnız bıraktığımı söylememiş kuzenine..
Hep iyi bahsetmiş...
Benim için gelirmiş okula!
Ama ben onu görmezdim!!!!!!
Eriyip giderken önümde... Ah işte!
Vursam başımı duvarlara şimdi ne fayda?
Ağlasam saatlerce..
Gitsem mezarına anlatsam derdimi...
Ne fayda, ne olacak sanki?
Yitirilen o günler geri gelebilecek mi?
Hazal affedecek mi beni?
Affedebilecek mi?
O kadar mı iyi kalpli Hazal?

Bana değer vermeyen insanlarla savaş verirken bana değer veren insanlardan sevgimi esirgeyecek kadar bencilim!

Çıkarken kapıdan sarıldı kuzeni en çok seni severdi dedi ağladı..
Kulaklarımda çınlıyor fısıldayışı''En çok seni sever'Dİ''...
Di, sever-di, Hazal.. Beni.. Öl İrem öl, şimdi öl!

      -Hayat geç kalmaları affetmiyor-

Toprak!
Sahip çık Hazal'a..
Sahip çık bana değer veren tek insana..
Anlat derdimi ona.. onu ne kadar çok sevdiğimi söyle, bedenini sindirmeden önce...
Sar, sarmala vücudunu kucakla! Benim için toprak benim adıma sarıl ona...
Son bir kez..
Var mı hala maskesi yüzünde...

Dikkat et toprak n'olur!
Mikrop almasın..
Alerjisi var...
Dikkat et toprak..
Kırılmasın, incinmesin..
Bak yemeğini de yemez..
Yedir, bitmeli her şeyi...
Meyve de yemeli...

Bak O'na ölüm! Elimizden alıp götürdüysen bil kıymetini bak O'na! İlgilen sev... En çok morale ihtiyacı var!
Benim yapmadığımı yap ne olur... Gör O'nu! Bil yalnızlığını.

Özür dilerim Hazal!
Bana anlattığın her şeyi hatırlayamadığım için...
Affet Hazal dinleyemedim ki seni..
Dinlemedim, söylemedim...
ARA SIRA geliyordum yanına...

-Zaman geç kalanları affetmiyor işte...-
Hoca giripte sınıfa'' Artık yapılacak bir şey yok. Sadece hep beraber dua etmeliyiz. Hazal arkadaşımızı kaybettik çocuklar'' dediğinde fark ettim bunu. Sadece sırana baktım bir süre kavrayamadım ne olduğunu. Seni aramadığımı fark ettim... Hiç sormadığımı bir haftadır olmadığını, fark etmediğimi anladım. Ağlayamadım bile sadece baktım boşluğa bir süre... 4 sene boyunca yaşanılanlar geldi aklıma. Annen geldi. Toprak geldi. Sen geldin. Yanıma gelince oturduğun yerde oturduğumu fark ettim kaydım sola doğru yer verdim sana gel de otur diye. Gelmedin Hazal! Ağladım! Milletin gösteriş hıçkırıklarına inat sessizce ağladım senin gibi, sıraya koydum başımı.. İlk defa ağlarken ben sen gelmedin elimi tutup sırtımı okşamadın.. Nasıl gelecektin ki? Nasıl gelebilirdin?

21 Mart 2013 Perşembe

Rezilliğin Diplerinde Müslüm Gürses Derdindeyim..

Teallam...of...pof... Bu nasıl bir rezilliktir böyle! Çanakkale'nin kurtuluşunu kutladık bugün okulun göt kadar bahçesinde. Hah-, kutlamaz olaydık! Herkes kaçtı maçtı bişeyler yaptı. Ben yoook dedim olmaz dedim(Milliyetçi damarıma tövbe allama) her türlü inip kutlamalıyız. Az kişi mi ölmüş bizim için.  Azcık saygımız olsun. O kadar cumhuriyet çocuğuyuz, Atatürk'ün izindeyiz diyoruz.. olmaz valla kaçmayalım inelim kutlayalım. diyerek indirdim Nagehan'ı, Dilara'yı aşağı. Ama herkesten sonra indik. Tuvallette kendimize çeki düzen verdik(Herkes aşağıda ya göz kalemleri falaan ;) Her neyse... 500 kişi aşağıda ( bizim okulun çıkış kapısının önünde geniş bir yer var- geniş dediysem aldanmayın 5 kişi yan yana duramaz- merdivenlerin hemen yukarısında açık hava sahnesi gibi bir şey. Tüm okul oraya dönük, tören de başlamış. Ve dolayısıyla o bahsettiğim yerden aşağı inip sınıf sırasına geçmemiz gerekiyor. Eee.. hal böyle olunca biz de diyoruz ki.. Oh. Ne güzel törenin arasından süzüle süzüle aşağı ineriz. Assolistler gibi-ki ben bu kavramı hiiiççç sevmem. Çok itici bi' kere. Assolist neymiş lan benim yanımda peeh modundayım zaten-.) Aşağı indiler Nage'ler.. ben arkadayım tabii kii zıplaya zıplaya iniyorum aşağı. Merdivenlerden süzülüyoduk falan ya hanii biz... Hah işte tam da o sırada herkes pür dikkat bize odaklanmışken ben -yarım daire şeklinde duran topluluğun orta yerine- bi' düştüm. Tören durdu millet bana güldü lan o derece. Vücudum toprakla yüzleştikten 5 dakika sonra ayaklarım yere değdi, nasıl takla açtıysam artık sen düşün. Ben kalktığım gibi arkama bakmadan sınıfımın en arka sırasına doğru bir koşuyorum ama ayaklarım totoma değiyor, öyle bir haldeyim. Yerdeki halim, düşerken attığım çığlık, doğrulduktan sonra attığım kahkaha ağlama karışık gülüşüm, herkesin ikiye katlanmış gülüyor olmasıııı... aklıma geldikçe deli oluyorum ben tabi ki. Klasik başkasına suçu atma olayımla döndüm Dilara'ya bağırdım'' Hep senin yüzünden zatooon. Ayağın ayağıma dolandı olloouumm. Ayaklarına sahip çık. Törenin ortasında 500 kişiye rezil oldum yaaeee''diye. Kimse yemedi ne yazık ki. Neyse ki eşofmanlarım vardı diyorum şimdi de. Sinirlerim allak bullak oldu. Dedim allam al şurda canımı, bayılayım falaan en azındann ilgi benim üzerimde olsun. Kız bayıldı lan diye herkes yanıma koşsun millet benim için ağlasın. Şuan yardım edersen valla çok iyi edersin. Kurban keserim sana şurda bana gülen bi kız var bak yerlere yattı onu keserim sana.. bayılmadım da. O 32 diş sırıtanların, 31 dişini söküp ellerine vermek istiyorum. Sonra da karşılarına geçip yarılana kadar tek dişi kalmış canavarlar yaaee bunlar diye gülmek istiyorum. Gerçi o an olayı kıvırabilirdim... Alırdım elime mikrofunu. ''Ah...'' derdim. ''Komikti değil mi? hiç sanmıyorum. Toprakla yüz yüze geldiğimde, bu ufacık düşüşte bile çok canım yandı benim peki ya Çanakkale Savaşında? Bombaların altında boğulan, kurşunlarla vücutları patlayan atalarımızın, dedelerimizin canı... nasıl da acımıştır kim bilir. Bugün burada siz rahat rahat gülün diye onlar yıllar önce bugün veda ettiler dünyaya'' der olayı bitirirdim. Var bende bu çene biliyorum. Orada öyle duygu sömürüsü yapardım ki herkes ağlardı. Ama ne yazık ki o sırada şiir okuyan çocuk gülmekten yerlere yattı. Yanına gidersem o mikrofonu alır kafasını parçalardım biliyorum. Yapamadım, edemedim.

12 Mart 2013 Salı

Özgür Olmak İçin Risk Alın..

    Klasikleşen tüm tasarıları beynimden silmeye karar verdim bugün. Yeni bir ben olma yolunda emin adımlarla yürüyorum artık.
    Özgür olan düşüncelerimi elimde tutmayacağım... salıvereceğim aksine, benden en uzak yerlere gitmelerini izleyeceğim.
    Tamamen özgürleştiriyorum kendimi. Kendi benliğimi bedenime yansıtıyorum. Gülüşlerim hınzır artık! Hayatın acımasızlığını yerle bir etmenin sevincinde.
   Hata yapmadan! Kırmadan kimseyi.. özgür yüreğimle karşınızdayım işte.
   Bundan sonra ancak ben susturabilirim kendimi. Bana sözünü geçirmeye çalışansa.. kalıverir arkamda öylece.
   Ağlamalarım, hıçkırıklarım.. sadece bana bundan sonra. İlgilendirmiyor kimseyi. İnandırmak, susturmak çabasında da değilim artık etrafı. Geleceğim, özgürlüğüm ve ben! Üç kişilik ufacık bir yuva kuracağım kendi bedenimde. Yazıların arasında, kalemlerin ucunda kalmayacak öfkem.
   Mutluluk yoluna uygun adımlarla gidiyorum. Yoluma çıkacak tüm engelleri yenebilecek gücü kendimde bulabilmenin, gözlerime yansımasını seviyorum. Parlak ve yeni kalbimin saflığıyla sarmalanıyorum.
   Umursamaz tavırlarla nasıl yenileceğini biliyorum, insanların. En zayıf noktası bu çünkü insanoğlunun
                                                                                   
                                                                                       Teşekkürler Canan Tan..
                                                                                       Teşekkürler Piraye... Beni özgürlüğüme kavuşturduğun için minnettarım sana. Yaptığın hatalara düşmemeyi göz önüne aldım, senin yolunda ilerlemeye karar verirken. Beni bana anlattın... Kendini anlatırken, kendini tanıtırken beni de bana hatırlattın. Özgür düşünceye sahip, sol görüşlü, asla boyun eğmez genç bir kız. Hayallerimin gençliğiydi hayatın.. Ta kii.. çocuklu bir kadın olana kadar. Sana da zamanında ters gelen bu olay bana da şimdi ters geliyor işte. Evlilikle kendimi dizginlemek mizacıma haksızlık. Üzücü sonun şokunu atlattıktan sonra ortak noktalarımızdaki ironiye saatlerce güldüğümü anımsıyorum. Seni tamamen Nazım Hikmet'in Piraye'si olarak düşünürken ilk defa inanılmaz derecede bir şeye istek duyuyorum. Keşke Piraye... Keşke gerçek olsaydın.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Aslında, beğenmediklerimin en çok beğenilenler olması, çok garip. Veya da ben zevksizim. Bilemiyorum.
                                                                                                                                     

16 Şubat 2013 Cumartesi

Bütün insanlar bencil aslında.
Mutlulukları unutup, tüm mutsuzlukları sıralayabilirler tek nefeste.
                                                                                 

4 Şubat 2013 Pazartesi

Mutlu değilim ama mutsuz da değilim. Hissizim.
                                                   (alıntı:)

29 Ocak 2013 Salı


Sakinliktir hayatın en uç noktası. 
Fakat bir sorun var. O noktaya varana kadar bitmiş oluyor, ömrün çoktan.
                                                                                                

22 Ocak 2013 Salı

    Gülebileceğim bir şeye sahip olamama durumuma, gülüyorum..
Gıcıklık değil mi işte.. ağlamaya erindiğimden kocaman bir kahkaha atıyorum.
                                                                                                                         

11 Ocak 2013 Cuma

Geçmişinin Suçu Şimdi Ki Yalnızlığı #1

             
                      Sakince bakıyordu hayata. Tüm hayatını ağlayarak, gülerek, konuşarak, başkalaşarak kendi kendine gözden geçiriyordu. Ölmek istediği küçüklüğü, hep düşünerek geçirdiği gençliğini elindeki bastonuyla paylaşıyordu. Adı Dilsiz Dost'tu, bastonunun. Sessizce dinleyen ama hep varlığını hissettiren en iyi dost. Yıpranmıştı artık ucundaki lastiği. Dinlemekten de yorulmuştu dostu farkındaydı ama konuşmazsa ölürdü. ''Ölmekten korkmamalıyım artık Dilsiz Dostum'' diye söylendi sessizce.
     Dostundan tutunup sonra, yatağından yavaşça ayağa kalktı, yürüdü, gitti mutfağa doğru. Koridordaki  aynanın tam köşesinde duran gençlik resmine, aynadaki kendine baktı, bükülmüş beline acıdı yaşlı adam. ''Alışmalıyım artık dostum. O fotoğraftakini ben olarak kabul ederken aynadaki gerçeği nasıl yoksayarım? Ama olamıyor işte bakışlarımdaki yorgunluk, ellerimdeki titreklik, yüzümdeki çizgiler... yüreğimi deliyor'' Duymuştu, konuşmuştı dostu. '' O zaman'' demişti ''o zaman yalnızlığını da kabul et. O zaman ki yalnız olmayışında senin, şimdiki yalnızlığında  unutma'' Omuz silkti yaşlı adam cevap vermedi. Yansımasının suskunluğunu bozmak istemiyordu.
   Gözlerini devirdi önce, eğdi yere doğru başını, sıkıca tuttu dostunu '' Hadi yemek yiyelim.''.''Neden öyle bakıyorsun? Hep yemek yiyorum, değil mi? Ama burada yapacak başka bir şey yok ki bize ya yemek veriyorlar ya da ilaç.''.'' Hayır dostum, hayır. Çıkamam dışarıya.''... konuştu yaşlı adam yemek boyunca kendi kendine...
  Oysaki gençliğinde hiç hayal etmemişti; bir huzurevinin, huzursuz odasında yalnızlıktan bastonuyla konuşacağını.

  Yalnızlık hayatını değiştirmişti. Çocuklarının onu affetmeyeceğini bilemezdi ki karısından boşanırken. Bu kadar yalnız kalması suçtu oysaki. Sadece bir saatlerini ayırıp gelmeliydiler çocukları. Zamanları vardı her şey için. Ama kendisi çocuklarına hiç zaman ayırmamıştı. Pişmandı, yine de çocuklarına vermediği zamanı, ilgiyi haksızca onlardan istemekten utanmıyordu.
  Zaman ne kadar acımasızdı. Geçmişi yüzünden insanının, geleceği mahvoluyordu.
  Keşke istemekle olsaydı diye geçirdi içinden. Kalktı, bir gıcırtı çıktı sandalyenin gevşemiş tahtalarından. Aldı dostunu yatağına uzanmaya gitti. Yoruldu biraz kısacık yoldan ama ulaşmıştı yatağına. Uzandı. Kızının en son söylediklerini anımsadı.
-Nefret ediyorum... ama senden değil. Şarkılardan, bir şarkıdan . 'Baba bir masal anlat bana'... ne diyor o şarkı da biliyor musun? ah.. tabi bilmezsin. '' Anlatırken tut elimi. Uykuya dalıp gitsem bile bırakıp gitme, sakın beni.'' Peki sen? Gittin, baba! Uyumadığımı bildiğin halde gittin.
                                                                                    .