İNTİKAM


Beğenmediğim sonu, siler baştan yazarım.
Twitter: @iremkucukcongar

22 Aralık 2012 Cumartesi

mutluluk..

    Sakinliğin en uzak köşelerinden yazıyorum. İçimdeki bu delice enerjiyi koşmak, eğlenmek, dans etmek, bağıra bağıra şarkı söylemek alamayacak çünkü biliyorum. Klavyeye sertçe basmak, hızlı düşünmek en iyisi...
Mutluyum. İlk defa içinizi  bunaltmayacağım. Mutluluk hakkında ne yazılır bilmiyorum. En derinlerdeydi bugüne kadar. Hangi rengi ifade eder haberim yok. Mutluluk, rengarenk sanki. Tek renk değil asla da olamayacak. Mutluluk bugün ki karla karışık yağmur belkide. Mutluluk  boş sayfa, içi uç dolu bir kalem benim için. Bir fotoğraf makinesi belkide. Hayatın saklanan ruhunu dışarı çıkartan. Bir fotoğraf makinesi şimdi yıllar öncesini, yıllar sonrasına aktaran.
    Sadece fotoğraf makinelerinde kalmalı zaten geçmiş. Ölenle ölünmüyor gibi geçmişle de yaşanmıyor. Ben mesela dün ne yediğimi hatırlamıyorum. Dün ne hissettiğimi de. O yüzden yazıyorum zaten. Yazımla ölümsüzleştiriyorum mutluluğumu. Yarın, bugünü geçmiş sayacağım çünkü. Acımasızca söküp atarken bugünü beynimden, siz benim mutluluğumu hep 22 Aralıkta hatırlayın.
                                                                                İ.K.

18 Aralık 2012 Salı

Geçmiş oldu işte şimdi
Hastalığıma değil, ne yazık ki.
Kurduğum hayaller bugün geçmiş oldu benden.
Ve şuan... geçmiş ola, sevgime ihtiyacı olan herkese.
Yetmiyor çünkü artık yüreğim, sevilmediği halde sevmeye.
                                                                          İ.K.

16 Aralık 2012 Pazar

12 Aralık 2012 Çarşamba

Gitmem de, gelmem kadar kolay olsaydı keşke.
...Gerçi gelirken buraya yine gitmiyor muydum, yıllarımdan?
tek yapmak istediğim... yorganı başıma çekip günlerce, aylarca, yıllarca uyumak.
Her geçen saniye aleyhime işliyor sanki
99 yılında modern tıbba tepki olarak doğmuşum. :/

27 Kasım 2012 Salı

Tüm yazılarımdan alıntı yapmak istersem. Ne kadar çelişkiliyim ben böyle :D

         Yazamıyorum. Hayatım da ilk defa kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum. Çaresizliği geçtim, kelimesizim adeta. Cümleler bile yok yanımda. İlk defa hissediyorum ki çok yorulmuşum. İlk defa anlıyorum ki hep ben hayatımın peşinden koşmuşum. Yaşayabilmek tek amacım. Yaşanabilmek belki de.
         Elif Şafak'ın Siyah Sütü gibi elimdeki senaryo. Düşünmeden yazılmış, nedensizce. Elif Şafak'ın yazdıklarını merak etmesi, sağ elini takip etmesi, düşünmeden yazması.. komikti bana göre mantıksız. Oysaki tam da öyle bir oyunun başrolü olmuşum. Sormamışlar bile bana, o kağıt parçasının altında kabul ettiğime dair imzam bile yok. Ama sahnedeyim işte. Ezberlemişim, ezberletmişler. En muhteşem sahnedesin diyor, içimdeki isyana karşı gelen, sesler. Işık yokken oysaki nereden görebilirim sahneyi? İzleyiciler de yok. Yoksa olmaz mı alkışlarım? O kadar sahte olmamalı gözyaşlarım. 
        Demiş ya Ceyhun Yılmaz ''Yalnızca yağmur yağdığında seviyorum bu şehrin insanlarını; herkesin yüzü ıslak, başları eğik, herkes benim hep olduğum gibi''. Islak bugün bu şehir. Herkes tam da Ceyhun Yılmaz'ın tanımı gibi. Yağmura kaçmak istiyorum bugün.  Serin, taptaze, sessiz suyu istiyorum. anlatayım derdimi saatlerce. Ben anlattıkça aksın gitsin su çok ötelere, en ileriye dertlerimle birlikte. Yalnız bıraksınlar beni onunla. Yüzümün yansımasını sadece ,dalgaların arasındaki o ıssız rüzgarda görmek istiyorum. arkadaş olmak istiyorum sudaki benimle. Yol kenarındaki o küçük göletleri istiyorum belki de. Sonra sudaki gökyüzünü görmeliyim..  Ben bugün suyun gökyüzüyle birleştiği yerde görmeliyim kendimi. Ancak o zaman çünkü özgür hissedeceğim kendimi. Farklı birine ihtiyaç duymadan kafama göre şekil verebileceğim yerdeki gökyüzüne. Yazın kurak sıcağında kaybolacağını düşünmeden yağmura teşekkür edeceğim. 
       Vazgeçiyorum dediklerimden. Yırtıp atıyorum artık elimdeki senaryoyu. İniyorum sahneden, kapatıyorum sahte aydınlıkları. Gerçekte yaşayamadığım şeyleri hayalim olarak anlatmaktan da vazgeçiyorum artık. Mizacıma dönüyorum, tüm benliğimle tekrar yaşama katılıyorum. İnsanlara da gereğinden fazla değer vermiyorum artık. Hayatı satranca boşu boşuna benzetmemiş yazar. Boşu boşuna piyon dememiş insanlara. Bu yüzden diye  eklemiş devamına ''Bu yüzden kimseyi şah yapma hayatına... Senin Şahın seni vezir yapar. Seni kaybederse oyun tehlikeye girer. Ama sen onu kaybedersen Oyun Biter.'' Bu kadarmış meğer hayat bir oyunmuş sadece. Tiyatro sahnesindeki bir oyunla bile alakası yokmuş. Bir tahtadan bir kaç kareden ibaretmiş. 

4 Kasım 2012 Pazar

Sudaki... #Ben#

             Tüm fiillerden nefret ediyorum bu sıralar.. güvenmek, güvendirmek, ağlamak, gülmek... yağmur yağsın istiyorum olanca kuvvetiyle... ben de altına yatayım yağmurun. ıslatsın beni. üşürüm belki, fark etmez. ıslanmak istiyorum. başıma şapkamı geçirip tanınmamak istiyorum.. başım yere eğik olsun, mont olsun üzerimde.. nasıl göründüğümün önemi olmadan rahatça yürüyebilmek istiyorum.. ıssız bir yer gördüğümde koşmak, şapkamı açmak belki de yağmurun yüzüme değişini hissetmek dileğim. Islak bugün bu şehir... herkes Ceyhun Yılmaz'ın tanımı gibi. Başları önlerine eğik, yanakları ıslak ve omuzları düşük. Aralarında Ceyhun Yılmaz da olsa keşke... başımı kaldırıp, yanaklarımdaki alışık olduğum o ıslaklığı tadınca vazgeçiyorum isteğimden. Bakamam, tanıyamam, kaldıramam başımı yerden.
             Yumuşacık yağmur taneleri avcumda şimdi... hepsini yakalayıp kapatmak istiyorum elimi.. saklamalıyım onları. ihtiyacım oldukça da damla damla tüketmeliyim... topluyorum biraz.. sonra açıp avcumu döküyorum hepsini yere..ihtiyacım olduğunda yağıp gökyüzünden beni gizleyebilsinler diye... Suya kaçmak istiyorum bugün... serin, taptaze, sessiz suyu istiyorum. anlatayım derdimi saatlerce. ben anlattıkça aksın gitsin su çok ötelere, en ileriye dertlerimle birlikte. yalnız bıraksınlar beni onunla. yüzümün yansımasını sadece dalgaların arasındaki o ıssız rüzgarda görmek istiyorum. doya doya bakmak istiyorum sudaki yansımama. arkadaş olmak istiyorum sudaki benimle. Gözlerimi istiyorum... suyun en parıltılı halindeki gözlerimi.. hep parlar gözlerim aslında ama bu sefer farklı.. ilk defa yanaklarım ıslanmayacak çünkü... gözyaşı olmayacak parlatan su. balık olmak istiyorum belkide.. özeniyorum balıklara.. tenlerini her dakika okşuyor su. tüm şefkatiyle, tüm nezaketiyle.. ben bugün sudaki bana dokunmak istiyorum. dalgalansın yüzüm.. sonra çekeyim ellerimi, korkayım, bekleyeyim istiyorum... tekrar su durgun yüzüm belirgin olsun. Ben sanmak istiyorum oradakini. Denizdeki bana hayran hayran bakmak istiyorum. yer değiştirmek niyetim onunla. onun yerinde olmalıyım kıyıda usul usul gerçeğini bekleyen bir yansıma.. sonra bir daha bakmalıyım özenerek... ne güzel duruyor demeliyim, yansımamın suskunluğunu bozmasından korkarak, içimden... sonra sudaki gökyüzünü görmeliyim..  Ben bugün suyun gökyüzüyle birleştiği yerde görmeliyim kendimi...

3 Ekim 2012 Çarşamba

İyiliğin Kötülük Olduğu Yerdeyim Şimdi

           Çoktan oyuncak etmiş insanları kötülük. Balmumundan heykel gibi insanlar, eriyip gitmeyi bekliyorlar, istiyorlar. Oradayım şimdi...
      Ancak kötülüğün yanında konuşabiliyorum geçmişe. İyinin yanında olursam çünkü ölürüm biliyorum. Bilim-kurguların kurgusuzluğuna yanıyorum şimdi. Teknoloji gelişimiymiş.. kötülük gelişmiş burada. Kocaman bir balon halinde saf, bembeyaz, tertemiz bir beyaz halinde büyümüş, büyüyor kötülük. Atmosferi içine alan bir balon haline geliyor. Üflüyor biri farkındayım nefessizliğiyle şişiriyor balonu.
    Oradayım şimdi...
  Hava satan bir sokak satıcısının yanında. Pazarlık yapıyor, havasızlıktan konuşamayan bir insanla. Öleceğini anlayan zavallının cebinde kuruş bırakmıyor. Haklı aslında bir gün daha yaşama hakkı tanıyor O'na. Parası olmayan caddelerde can çekişiyor. Su savaşından korkardım hep hiç aklıma gelmemiş hava savaşı.
    Oradayım şimdi...
  Havadaki zehri  temizleyemeyen ağacın yanında. Boynu bükük kalmış, dökmüş yazın ortasına yapraklarını. Çıplak duruyor karşımda bomboş. Çelimsiz bir ağaç, çelimsiz ağaçlar. İki ağaç koskoca şehir de. Onlar da zehirle beslenen birer hasta artık.
    Oradayım şimdi...
  Kuşlardan kaçıldığı yerdeyim. Pisliklerinden değil. Havasızlıktan nefessiz kalıp parçalanan, kanat çırpabilecek yeri olmadığından yere düşen milyonlarca kuştan sadece birine bakabiliyorum. Gökyüzünün parçalı bulutu gibi O'da.
    Buradayım şimdi...
  Dünya'dayım. Benim biricik Dünya'mlayım. Eminim aslında yıllar öncesinden gelselerdi buraya kaçmışlardır, korkmuşlardır benim gibi. Biliyorum yapılan planı siyah yeterince kirlendi diyor birileri sıra beyazı kirletmekte.
Eroin o yüzden beyaz belki de. Beyazın saflığı, dostluğu yanıltıyor bunca insanı.
     Kabuğundan çıkmaya davet edersek saklanan insanları, gösterebileceğiz gerçekleri. Kabuğundan çıksınlar yeter. Aydınlıkla yüz yüze getirmeyeceğim ki. Kuma sokacağım başlarını. Nefessiz kalmak neymiş, bilmeliler artık. Biraz daha çıkmazlarsa çünkü betonlardan kum bulamayacağım, zehirden hava bulamayacağım gibi. Pişmanlık duymasınlar diye söylüyorum. Gözyaşıyla sulanan betonlar çiçek açmayacak!

3 Eylül 2012 Pazartesi

Farklı Heyecanlar..

 Bu etkinliklere gerçekten de bayılıyorum. Mükemmel insanlarla tanışıp, bir sürü güzel şeye sahip olunuyor. Ben bir süre vakit ayıramayabilirim ama benim yerime siz bol bol hediyeleşin.. :)

http://kirmizikiraz.blogspot.com/2012/09/hediyeleselim-mi.html

Satrançtan Hayat.. HAYAT #1#

     Ne yazacağımı bilemiyorum. Bir konu yok aklımda. Yerleştim koltuğuma elim klavyede hareketlerini takip ediyorum sadece. Elif Şafak Siyah Süt'ün de öyle yazmıştı da saçma demiştim. Haklıymış bende şimdi ondan esinlendim düşünmeden yazıyorum her kelimeden sonra başımı kaldırıp ekrana bakıyorum ne yazdım? Başlığını atınca anlamıştı ne yazacağını demek ki buymuş aklımdaki. Yanındaki kadının okuyan gözlerini durdurmak için sol eli devreye girmişti. Kendisinin görebileceği ama O kadının göremeyeceği bir şekilde özenle kapatıyordu yazdıklarını. Ben de şimdi saklayacak birinin yanımda olmamasının huzuruyla yazıyorum yazımı. Klavyede ellerimin hareketlerini izliyorum ilk defa klavyeye boş boş bakmak yerine hangi harflere bastığımın merakıyla yazıyorum yazımı. İçeriden gelen kalabalığın sesiyle güvende hissediyorum kendimi hiç kimsenin ayak sesleri benim odama doğru gelmiyor çünkü. Kalabalık dediysem aldanmayın dediklerime kardeşimin çizgi filmiyle annemin bulaşıklarının sesi karıştı da kalabalık geliyor.. Hep sakin yerlerde yazmaya çalışırdım yazımı camımı kapatır perdemi çekerdim kapımı kapatmakla yetinmeyip kilitlerdim. Yanılmışım ses işiterek yazılmalıymış yazı. Sadece yazmak istenildiği için. Ne yazıldığı pek umursanmamalıymış yazılarda. Kurallar yok sayılıp farklı yerlere bakarak yazılmalıymış. Sessizlik değilmiş yazıları yazdıran, beynini dolduran gürültülermiş. Hayatı satranca boşu boşuna benzetmemiş yazar. Boşu boşuna piyon dememiş insanlara. Bu yüzden diye  eklemiş devamına ''Bu yüzden kimseyi şah yapma hayatına... Senin Şahın seni vezir yapar. Seni kaybederse oyun tehlikeye girer. Ama sen onu kaybedersen Oyun Biter.'' Bu kadarmış meğer hayat bir oyunmuş sadece. Tiyatro sahnesindeki bir oyunla bile alakası yokmuş. Bir tahtadan bir kaç kareden ibaretmiş.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Kitaplaşma Sonucu Daha.. :)

   Ne gelmedi ki? :)


http://kitaptelvesi.blogspot.com/ ile eşleşmiştim :) neyse ki eşleşmişim.. En sevdiğim kitaplarla bir sürü şey geldi :) dolu dolu bir kutunun ardından bu kadar çok şeye sahip oldum... Özellikle de kitaplarr... fazla söze gerek yok! çok teşekkürlerrr Merve ablacımm :) Aramızda bir sürü yaş farkı var tabii...

17 Ağustos 2012 Cuma

Sus ve Otur

''Sus ve otur ''.Vazgeçmek kolay gelir bazen insana. Atıp tutmak kolaydır. Daha dün olursa şunu yaparım deyip kendini avuttuğun.. bugün olursa hiçbir şey yapamıyorsun işte. Bir darbe ve sen yerdesin yine. Bağır! sonsuza kadar bağır duyar belki biri sesini. Ayağa kalk dikil darbe karşısında yeter de artık yeter yapacağım dün dediğimi anladın mı git artık! Olmaz kalkmasaydın keşke başından kanlar boşaldı duvara. Tekrar kalk koş koşabildiğin yere kadar kaç arkana bakmadan. Olmadı değil mi yine tek yapabildiğin yerde gözlerini açtığın. Koş kapıları kilitle hayır asla yapma kapıyı kırar sonra geriye kalan parçalarla seni. Git uzaklaş ara polisi! hayır olmaz. Al o zaman eline bıçağı öldür karşındakini nefsi müdafa deyip çekil kenara! olmaz işte olamaz bıçaklar çok uzak bana. Vazo yok etrafta her şey ona göre dizilmiş sanki AH! bir darbe daha. Kan kusmaya başlayacağından korkup ağzına tut elini! Ağlama sakın biraz düğümlensin boğazında bir şey olmaz. Sus.. sıkı sıkı sarıl sessizliğine. Gül delirt onu gül! alaycı bak, alaycı gül. Mutlaka kendisi getirecek bıçağı.. yok olmadı gitti. Vurdu, vurdu, saçlarından yerlerde sürekledi, tüm duvarlara başını çarptı da öyle gitti. Bayram da yaklaştı yüzündeki parmak izlerini mi öpeceksin? yo, hayır. Sana vuran elleri öpeceksin büyük bir sevecenlikle. Keşke sussaydın da otursaydın sadece.
   




13 Ağustos 2012 Pazartesi

Kitaplaşma etkinliklerinin güzel sonuçları :)



  Her şeyden bir tutam'ın kitap çekilişinde...
Kozmetik bir aşktır ( http://blackbutterfly-busraaaa.blogspot.com) ile eşleştim ve bugün hediyelerime kavuştum :) Teşekkür ederim çok mutlu oldum :)

Ben de onaa... http://blackbutterfly-busraaaa.blogspot.com/2012/08/kitaplastk-biz-d.html bunları gönderdimmm :)

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Evren Bir Şeyleri Unutmuş Gibi..

      Her inişin bir çıkışı var deyip avuttular bizi. Ağrılarımızı dindirip, düşüncelerimizi savurdular beynimizden. Bugün de yine düşünürken ''nasıl olsa her inişin bir çıkışı vardır bulunur bir yol'' diye... İçimi ürperten bir soru geldi aklıma. Her çıkışın da bir inişi varsa dedim büyük bir korkuyla. Zirve de kalınamamasının sebebi buysa. Her inişin bir çıkışı vardır demelerinin asıl nedeni her çıkışın bir inişi olduğuysa.. Korkunç! İçimi rahatlatmayı beklerken daha da korktum. İndik, tamam! Çıktık, ona da tamam! Ama tekrar inersek çıkmalı inmeli bir grafik çizersek diye devam edemedim. Geleceğimle ilgili hayallerim ve beklentilerim okyanusun dibine daldı. Çıkmadılar hala çıkamadılar. İnsanlar birbirlerini avuturken bir şeyi düşünmeyi unutmuşlar sanki. Bu kadar çok inen eğer tekrar çıkarsa çıktıkları yerden düşmeleri de o kadar kolay olur. O kadar insan orada barınamaz. Sözü yalanlamıyorum sadece çıkışların ardında da bir inişin olabileceğinden söz ediyorum.

   İnandığım şeylere neden inandığımı sorgularken (yine). Bir son daha buldum. Her şeyi gözden geçirdim, genel olarak herkesi gizlice inceledim. Dünya'nın bir patlama sonucu parçalardan oluştuğu ana kadar başa gittim. Ardından derisi toprak, babası maymun olan insanların oluşumuna baktım. Sonra da bunların hepsinin sonuna. Dünya patlama sonucu parçalardan oluşurken, patlama sonucu parçalanarak yok olacak. İnsanların derisi toprak olduğu halde sonları yine toprağın sindirmesiyle oluyor. Yani her şey bir zamanlar kendinden alıp bize vermiş. Vermiş ama sonra tekrar kendilerini istiyorlar. Evren parçalarını geri istiyor, topraksa derilerini. İlk insanlar maymunun evrim geçirmesiyle oluşmuş, bilirsiniz. Ben de bir düşündüm ve insanların bu kadar insanlıktan çıkmalarının bir sebebinin olduğuna kanaat getirdim. Maymunlar, bir zamanlar insan olmuş yavrularını geri istiyor. Yani son insanlar, ataları yüzünden maymun olarak ölebilirler.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Mezara Yatmadan Nefessiz Kaldım

      İstiyorumm.. hafızamı kaybetmek.  Baştan yaşamak.
                 Evet istiyorum sadece istiyorum. Onların gerçekleşmesi için bir girişimim yok ... ah! olmasın da zaten. Olsa da boşuna. İstemekle olmuyor ne akla hizmetse. İsteme! İsteme! Sana sunulan hayatı sesini çıkarmadan yaşa. YAŞA? yaşamak mı? ben mi? evet işte bu çok komikti. Ben ve yaşamak.. Sayın okuyucularım oradan yaşıyormuş gibi gözüküyor muyum? ben aynada henüz kendimi göremedim ama siz görebiliyor musunuz? var mıyım? cevap versin biri yaşıyor muyum? hayat bu mu? tek bir kişi söylesin. Nasıl bir yaşamak bu.. veya da yaşayamamak.. kendime de kızıyorum aslında yaşayabilmek için hiçbir şey yapmıyorum, yapamıyorum. elimden gelmiyor yemin ederim. Böyle yaşadıktan sonra yeniden doğuş istemiyorum. Yeniden doğmak saçma çünkü. Daha önce toprağın altına gömülmeden, nefessiz kaldıysan bir daha niye yaşamak isteyesin ki? İstemiyorum vazgeçtim. Yeniden yaşamak, hep yaşamak istemiyorum. Yarın ölmek istiyorum.. hayır yarını bekleyemem bugün şu dakika ölmek istiyorum. Nefes alamıyorum anlasınlar beni. Nefes alacak yerim yok! Bir kafesin içindeyim camı bile yok! İnanın... Yardım edin bana. Hayattan bir saniye uzaklaşmak istiyorum artık yeter. Etrafımdaki insanlar bağırdıkça can çekişiyorum burada sonunda ölümü olmayan ölüm sancım var. Sancımdan kıvranıyorum herkes bakıyor sadece donuk gözlerle.. herkes bir şey yaşamış çünkü gülen yok. Tek bir insan bile öylesine güleyim demiyor. Ben de demiyorum ama sırıtıyorum hep. Bakmayın benim buradaki yazdıklarıma.. Dışarı da çok mutluyum. Yani resimlerim öyle gülüyorum hep. Yazdıklarım içim çünkü dışımında tam zıttı, tek bir noktası uyuşmuyor. İçim dışım farklı. İçi neyse dışı da o derler ya.. AH!! onu diyenler ne sahtekarlar. Kimin içi dışı birdir ki. Dışındann gülenin içinin gülmesi şart mı? Hayır. Ama içi gülenin dışı gülmeli o rol olur çünkü insanları kandırmaktır o. Sinsiliktir o, aptallıktır. Başkalarını suçlamaya başladım yine ama sadece yazarsam kendimi suçlarım, ne kadar gereksiz olduğumu bir kez daha kendime gösteririm. Gereksizlik hissinden çok bıktım artık gereklilik istiyorum hayatımda. Kendimden bıkmak istemiyorum. Her gün 'BEN, BEN OLMAKTAN ÇOK SIKILDIM'' diye ortada dolanmak çok saçma. Cümle bile saçma. Virgül olmadığı sürece kekeme sanıyorlar. Her neyse yine çok saçmaladım..

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kadına Şiddet Uygulayan Tüm Erkeklere!!

                  Anladım bugün her şeyi. Hayatımda kendim dışında, annem dışında, kardeşim dışında hiç kimse olmadığını anladım. Kendime acıyarak, kalbime sus diyerek yazıyorum bu yazıyı. Ne kadar tuhaf... Birden gerçeklerle karşılaşmak. Neyin, ne olduğunu görmek ne kadar zor. Yazmanın bile zor olduğu ne kadar çok şey var şu hayatta. Çok değişik, Çok saçma bir dünya. Hikayemiz... Zevkine düşkün bir baba, yalnız ve acı dolu bir anne, yıkık dökük bir psikolojiye sahip bir kız, babasız büyüyen bir adet erkek çocuk. Adet dedim farkındayım bir malmış gibi.. ama öyle gibi zaten baba için sadece bir gösteriş amacı. En baştan başlayalım mı? peki.. Baba tarafı anneyi hiç istemez fakat onlar aşklarıyla bu aileye karşı gelen iki gençtir. Evlenirler, dünyanın en yanlış eylemidir onlar için. İki sene sonra bir kız çocuğu doğar. Bu çocuk doğuştan kadersizdir aslında. Kavga ve dövüşün içinde bulur kendini. Hayatı yavaş yavaş anlamaya başladığı 5-6 yaş dönemlerini hep çığlık olarak anımsar. Bir çığlık dönemi. Çünkü geceleri annenin çığlıklarıyla uyanır '' Dur yapma ne olur yapma''. Usulca kalkar yatağından minik kız. Sadece gözünün ucuyla içeriye doğru bakar koridor kapısından, oturma odasına.. Baba anneyi yine dövüyordur. Gider... koşarak gider odasına. Yatağına yatar '' Rüya'' der ''Bu sadece bir rüya'' Kapatır kulaklarını sert, sert daha da sert ''duymuyorum, duymayacağım'' Annesi söylemiştir bunu sesler duymamak için kapatmalıdır kulaklarını. Olmaz, olmaz işte.. hiç bilmediği, daha önce duymadığı bir sürü saçma kelimeyi işitir babasının sesiyle. O, sabah ki babası olamaz. Gülen babası olamaz çünkü bu baba hep bağırıp, küfür eder... anlayamaz aradaki farkı. Hayatı hep böyledir ve böyle devam edecektir. Ama yedi yaşında çok büyük bir hata yapmıştır bu kız. Bir kavgada artık dayanamayıp babasına bıçak götürmüştür ''yeter! Eğer çok istiyorsan öldür.. annemi de beni de'' hiç itiraz eder mi bu baba almıştır kızın elinden bıçağı'' demek öyle ha! diye annesinin üstüne giderken yine kız almıştır bıçağı. Ama artık dayanılmazdır bu kadar şey. Her gün farklı bir kavga ama hep aynı şey '' sen geç odana kızım, ben anneni öldüreceğim'' evet bu cümlenin tek bir mantıklı açıklamasını istiyorum, yok değil mi? olamaz da. 8 yaşında mutlu aile tablosuna yeni bir birey eklenir. O çocuk doğarken yenik doğmuştur aslında.. kız, kardeşinin ilk adımlarını attığı o günde ilk defa annesiyle babasının yatmasını beklemeden (kavga ederlerse diye başlarında bekçilik yapıp 8 yaşına kadar hiç uyuyamamıştır) huzurlu bir uykuya dalmıştır. O gün bir çığlıkla uyandı, hayatındaki duyduğu en iğrenç sesti bu ömrü boyunca kulaklarından hiç gitmeyecek bir ses. Anlamıştı ne olduğunu içeri bile gitmek istemedi. Ama gitti yine kalbinin tüm atışlarına rağmen... annesi yine tekme yiyordu babasından korktu hiçbir şey yapmadı odasına gitti sabaha kadar ağladı, gereksiz cümleler işitti yine tek yaptığı şey yanında yatan kardeşinin kulaklarını kapatmak oldu. Kardeşinin yüzüne gözyaşları aktı. Akmasın diye ellerini minicik kulaklardan çekmesi gerekiyordu, yüzünü silmeliydi ama o sözleri kardeşi duymamalıydı... babasından nefret etmemeliydi. Çünkü kız emindi bir kaç saat önce etrafa gülücükler saçan adam eve gelip kapıyı kapatınca bu kadar değişemezdi başka bir şey olmalıydı... o adam, babası değildi başkasıydı emindi. Bu kadar olmamalıydı hiçbiri bu kadar acımasız değildi. Herkes uyudu sonra kız beşiğin yanından çekilip yatağına yattı. Kavga bitmişti uyuyabilirdi artık. Sabah uyandığında bitmediğini sadece yarım kaldığını gördü. Ve kardeşi ondan önce uyanmıştı ilk adımlarını da yatak odasına doğru atmıştı, gördüğü tek görüntü babasının kardeşini kolundan tutup dışarı attığı olmuştu ''GİT! BEN ANNENİ ÖLDÜRECEĞİM'' Kız, kardeşinin hemen yanına gidip babasının kapıyı hızla çarpması karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Ama kardeşi ölü gibiydi bembeyaz, soğuk ve hareketsiz. Alıp yatağına yatırıp üzerini iyice kapattıktan sonra müzik açtı hiçbir şeyi duymasın diye tam gidecekken kapı açıldı ve annesi o odadan kaçtı. Boğazına sarılan o adamdan kurtulmak için yüzünü yırtmıştı ve babasının yanaklarından kanlar akıyordu. Baba banyoya gidince anne de telefondan  birilerini aramak istedi kızın odasından ama ne mümkün evdeki tüm telefonlar kırıldı, her şey parçalandı. Ama anne, baba gelmeden önce ablasına ağlayarak ''Alo abla yardımm'' demeyi başarmıştı. Bu da yetti sanırım gitti baba evden. Anne berbat durumdaydı mordu her tarafı. Kendisi kalkıp oturamıyor, yürüyemiyordu. 1 hafta sonra olayların aslı ortaya çıktı. Kız babasının msn şifresini kırdı. Babasının sevgilisi olduğu anlaşıldı. Sonra anne diğer konuşmaları da buldu. Yazışmalardaki tek cümle insanın kanını donduruyordu ''Tamam. Karımın benden soğuması için işlemlere başladım'' bu cümle babanın eve gelip de anneyi dövmeden yarım saat önce yazılmıştı. Ve eve gelip hiçbir sebep olmadan bulaşık yıkayan anneyi saçlarından tutup yere yatırmış ve tekmeleyerek sürüklemişti. 

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Her Şey Bu Korkuyla BaşlaMış..

             Uzun zamandır kimselere söyleyemediğim, en derinlerde sakladığım bir korkum var. o kadar korkuyorum ki bazen nefessiz kalıyorum. yatarken arkamı bir tarafa dönememek gibi bir şey ''arkamda biri varsa?''. korku çok büyük bir korku.. her an felaketle yüz yüze bir yaşantı sunuyor bana. tadına baktıktan sonra kaçıp kurtulmak istemiştim ama mümkün değil. tadı güzel çünkü sadece güzel şeyler yaşatmıyor. etrafımdakilerin gerçek olduğuna dair tek bir kanıtım yok. veya da benim. gerçek miyim? yoksa beynimin bir ürünümü? başka birinin hayali karakteri mi? kimim ben? neyim? bilemem, bilmekte istemem belki de. duyacaklarım, göreceklerim, kanıtlarım korkutuyor çünkü beni. kendimi evreka yanılgısı gibi hissediyorum ayna karşısında. karşındakini gerçek olduğuna inandırma sanatı. o kadar tuhaf ki sorduğum sorulara cevap verince ve kendi yanlışlarımı ortaya çıkarınca evet diyorum ben varım. sonra oturup düşünüyorum... ben verdiğim cevapların doğru olduğuna nasıl inanabiliyorum? kanıtım var mı? yok. yine yok. sonra korkuyorum tabi ya gerçek değilsem? ya şizofren bir beynin ürünüysem. verdiğim tüm cevaplar yalansa ama ben tek bir yalanımı yakaladıysam.. iştee o zaman evreka yanılgısı. kendimi tüm yalanlarıma inandırıyorum... inandığım şeye niçin inanıyorum? tek bir kanıt, tek bir iz olmaksızın en gönülden inandığım şeyin kanıtı nerede? benim içimdeki bu korkunun nedeni de bu işte.. şizofren olma, şizofren bir beynin ürünü olma korkusu. her şey bundan ibaret sanırım.. şizofreni bile... etrafındaki yarattıklarına, veya içindeki yarattıklarının olduğuna öylesine inanıyorsun ki hiç sorunsuz yaşıyorsun.. etrafındakilerin tek bir kanıtı yok oysaki.. hatta hiçbiri yok. nasıl ama? tuhaf çok tuhaf...
Şuan bunu okuyorum...
evreka yanılgısnı ve neye, niçin inandığımı sorgulatan bu kitabın hayatımdaki etkisi büyük olacak sanırım.
henüz başlarındayım fakat çok kazançlı çıkacak gibiyim :)

20 Haziran 2012 Çarşamba

Bu Yazının Tek Suçu: Aklıma Gelen Her Şeyi Yazmam Oldu

            Sustuklarım içimde büyümedi. ben sustuklarımın içinde büyüdüm, komik aslında. Sustum hep... Etrafımı yargılamayı kesip atıyorum zaten kendimi bile yargılayamadım. Ben, benden korktum. nasıl olur diye sormayın olur, hatta bal gibi olur! Aynadaki benin ben olmadığına eminim. Hani demiştim ya yazdıkça kendimi buluyorum, haklıyım. Yazınca içimdeki benin ne hissettiğini anlıyorum. Mükemmeliklerin içindeki tek mükemmelsizliğin neye benzediğini tarif ediyor bana yazılar. ben konuşamadım. O yüzden yazdım zaten. Yani konuşamadığım için yazıyorum... Bir günde beynim de milyonlarca yazı yazan ben sadece birini veya hiç birini dışıma yansıtabiliyorum.. Ve bunlar en kötüleri, en saçmaları. İyiler yok. Olmasın da zaten. O yansıtamadıklarım yalnız benim çünkü. kendi dünyam gibi... Hey! Özür dilerim yalan söyledim. Bana, benim hayatımı vermemişler ki, benim dünyam mı olacak? Ha-ha. Aslında seviyorum ya. Herkes hayatını yaşıyor ben yaşayamıyorum, ne oldu? BEN. Bakın BEN demenin en kötü yolunu buldum. Bencildim ben zaten mutsuzluk diyordum ben hariç herkes de olsun. Şimdi ise herkes de olan mutluluk ben de olsun diyorum. Kendime özgürce Ben diyebilmeyi çoktan unuttum zaten. Yaşayabiliyorum desem bile yetebilir belki. Ama sorsan herkes mutsuz. Tek pollyanna mutluydu zaten bir araba çarptı, felç... hem mutlu olmak amacıyla yaratılmışız, hem de mutlu olanın canını alıyoruz, ne iş? Her şey gibi mutlulukta saçma işte. Tüm yazılarıma konu olan şey nasıl saçma olabilir diye düşünüyorum da, off! Düşünmüyorum aslında gerekte yok hanii. Düşünmeden yaşamayı kendime hedef etmişim ben. Düşünmeden konuş, düşünerek yaz demişim ki. ne düşünmesi yazarken etrafımı duymuyorum ben beynimi mi devreye sokacağım. Yazım yanlışları nasıl oluyor, peki? Word sağ olsun. Çiziyor kırmızıyla sonra düzeltiyorsun işte. Bitti, gitti. Eee, bu yazının duygusu nerede? Benim bildiğim duygu şiirde olur. Soruyorlar mı hiç yazılarda duygu diye? Hayır. Biz bu yazıdan ana düşünce çıkarmalıyız. Ha-ha tuhaf şey. Zaten böyle daldan dala konmaya devam edersem her yazımda, ana düşüncesiz yapacağım blog adını.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Her Şeyin Sebebi Yine Ben Çıktım...


            Gidecekseniz. Ardınıza da bakmamalısınız bunu anladım. Evimdeki son günlerim de duvarları incelemekten başka hiçbir şey yapamadım. Tüm anılarımı korkarak hatırladım. Berbat hatıralar ama yine de zor işte bırakıp gitmek. En zoru da geçmiş zamana geri dönememek. Korkunç. Şimdi oturdum ve duvarlara bakarak yazıyorum yine. Her zamanki gibi boşluktan bir anlam çıkarmaya çalışıyorum. Anladım ki mantık bazen ağlamaya bile karşı çıkabiliyor. Kalbim ağla diye atıyor, mantığım dinleme şunu ağlama. Ardında neler bırakacağını bir hatırla ve sakın ağlama. Arkamda ne bırakacaksam bırakayım yine de olmuyor. İçim burkuluyor işte. Anlatılmaz ki bu duygu. Karmaşa içindeyim. Bir daha hiç gelemeyebilirim buraya bir daha hiç göremeyebilirim. Biraz önce dolaşıp çektim evin tüm resimlerini özleyeceğim, buradaki altı yılımı. Ama unutacağım çok şey de var. Anılarımı unutacağım o berbat anılarımı, hislerimi, bağırışlarımı, çağırışlarımı en önemlisi de ağlamalarımı. Hepsini unutacağım. Belki hayatımı unutmuş olacağım. Acılarımın nereden geldiğini, neden bu kadar acı çektiğimi unutmuş olacağım ama unutmalıyım da. Bu güne kadar hatırlamam fazlasıyla yetti. Belki de unutmak için gidiyorumdur, bu yüzden gitmek zorunda kalmışızdır her şey daha güzel olacaktır. Oh.. rahatladım işte. Pollyanacılık çok yararlı olabiliyor. Mutluluk oyunu yine.. her mutsuzluktan yaratılan bir mutluluk. Kalbim bu son bir haftada çok daha farklı atıyor sanki, çok daha kuvvetli. Her atışını hissedebiliyorum. Kalbim attıkça ben susuyorum, kendime acıyorum. Benim susmam bir şey değil de beynimin susmaması berbat... Anılar kadar gereksiz. Bağırışlar kadar çaresiz. En az benim kadar yalnız. Biraz masum düşünmeye çalışıyorum, tüm çocukluğumu kullanarak ayrılmak istiyorum bu evden. Boş olan odalarda hiç dolaşmadan kapıyı çekip gitmek geliyor ama geldiği gibi de gidiyor. Nasıl yapacaksın diyor. Nasıl bırakacaksın ki buradaki küçüklüğünü, her şeyi yapıp öğrendiğin o evden arkana bakmadan nasıl gideceksin? Güldürme beni. Hemen gitmese, nasıl güldüreyim ki seni bana gülmekte, güldürmekte yakışmıyor diyesim geliyor. Evet, güzel konu. Güldüremiyorum ben, sayfanın hepsi drama sahnesi. Ama olmuyor ki yapamıyorum. Güldürmek için yazdığım kelimeler birleşmiyor ki, eksik kalıyor cümlelerin hepsi. Eksik cümlelerle de olmuyor. Yazı yazma isteğim uçuyor. Hatta sıkılıyorum. Kırmak istiyorum elime geçen her şeyi, gerçi onu da yapamıyorum. Hiçbir şey yapamıyorum ki en başta ben eksik kalıyorum da haberim olmuyor. En başta benim hiçbir parçam birleşmiyorda..dışımı bütün gördüğümden fark edemiyorum. Böyle yazdıkça kendimi buluyorum işte. Biraz daha birleşiyorum. Bütün olduğumda bırakacağım zaten yazmayı. Anladınız mı şimdi bloğumun adını, anladınız mı benim yazdığım yazıların sebebini ? Gerçi ben bile çözemedim ki kendimi. Size nasıl anlatabilirim ? 

8 Haziran 2012 Cuma

Ulaşamamak Kadar...



          Yaşanılanlar kolay anlatılır da yaşanamayanlar? Bir umut içinde nasıl da anlatılır öyle. Hayal olur onların adı da. Tüm hayal gücüyle anlatılır yaşanamayanlar. Keşkelerle anlatılır, neyselerle biter, nedeni bilinmez işte. Neyse denir de yaşamakta istenilir aslında. Hayal demektense yaşanamayanlara, geçmiş zamanla çekimlenmesi daha mantıklı gelir hep, öyle olmaması da asıl sorundur. Yaşamak güzel ama yaşayamamak çok kötü işte. Tam yaşayacakken köşeden dönmek… Söylemek bile acı veriyor insana. Şimdi düşünüyorum da yaşamak istediğim fakat yaşayamadığım her şeyi hayalim olarak anlatıyorum istemsizce. Ne güzel bir hayal gücün var diyorlar, şaşıyorum. Meğer bu kadar imkânsızmış yaşayamadıklarım. Yazıyorum sayfalarca, okuyorum sonra herkese… Çok yetenliklisin diyorlar. Ama diyorum yaşayacaktım ben bunları. Diyemiyorum aslında. Desem de anlamayacaklar zaten. İçimi bunaltan o soruyu soracaklar’’niye?’’. Anlatamam ki kimseye. Laf anlatmakla, kendimi savunmakla, insanların düşüncelerine karşı çıkmakla hiçbir şey olmayacağını çoktan anladım çünkü. Anlatabiliyor muyum? Sadece zaman kaybı, ömür tüketimi işte. Ömrün tükenir, biter, gider de insanlara laf anlatmak bitmez. Keşke anlatılanı anlasalar tabii, anlasalar beni. Kendi aptalca fikirlerinden bir an için vazgeçseler. Düşünerek dinleseler keşke. Tek olan pencerelerini bine çıkarsalar. Öylesine geçiştirmeseler. Tek görüş olmasalar. Etraftakileri eleştirmeseler. Normal olan insanların yaptığı gibi aynanın karşısında kendilerini eleştirseler de düzelseler keşke. Tek olan pencerelerinin önüne yanlışlıkla denk gelen o insanlara acısalar keşke. Kendilerini kral sanmasalar. Tek olmasalar, çok konuşmasalar. Akıllarındaki fikirleri biraz değiştirmeye çalışsalar. Mantıklı olsalar. Kullanamadıkları o mantığı bir an için kullansalar. Kullanmadıkça çürür de farkına bile varamazlar. Keşke dinleseler beni, keşke okuyabilsem bu yazdıklarımı, keşke okusam da bir yararı olsa bu soyu tükenemeyen, tek pencereli insanlara. Keşke değişseler onlarda. Keşke ben de hiçbir sorunum olmadan yaşabilsem. Herkese sesimi duyurabilsem. Keşke beni de sevse herkes. Keşke yazabildiğim kadar konuşabilsem. İlkleri yapsam keşke, tek olsam. Keşke karnem kadar düzgün olsam mesela. Derler ya hanii.. Parmakla gösterseler beni. Güzel olsam, zeki olduğum kadar. Keşke yıllar sonra, daha önce yazdığım yazının tüm keşkelerini gerçekleştirebildim desem. Neyse, henüz 13 yaşındayım sadece.    

5 Haziran 2012 Salı

Oysaki Hep Korkmuştum Ben Maskelerden ...


Sen be güçlü kız, nasıl ağlarsın başkasının önünde?

Sen be akıllı kız, ne ararsın başkasının aklında?

Sen be küçük kız, neden çıkarsın yatağından?

Sen be hep uyuyan kız, yatağından çıkıp da nasıl görürsün hayatın gerçeklerini?

Sen be pembe kız, nasıl çıkartırsın tozpembe gözlüklerini?

Sen be ikiyüzlü( biri üzgün, biri mutlu) kız, nasıl tek yüz olursun?

Sen be maskeli kız, nasıl düşürürsün maskeni?

Sen be mutlu kız, nasıl dersin ki ‘’artık dayanamıyorum’’?

Sen be aslında mutsuz kız, nasıl nefret edersin hayatından?

Nasıl bakarsın gözyaşının tadına?

Nasıl ıslatırsın yazdığın kâğıdı?

Nasıl ‘’of’’ dersin, yasak!

Sus payı değil miydi her şey?

Sus be ağlamayan kız, içine aksın gözyaşların!

Sus be kadersiz kız, içine aksın ki dolsun için. Dolsun ki doysun artık.

Ama uy kurallara yanakları ıslak kız, daha oyun bitmedi sen kazanacaksın!

Yaşıyor muyum ''?''



         

             Ben yazar ben yaşarım diyemedim hiç. Çünkü adım gibi bildim hep yazdıklarımı yaşayamayacağımı. Ben de yaşadığımı yazdım. Daha acıklı, daha sürükleyici oldu. Biraz dram vardı içinde, biraz da bir zamanlar olan ruhumun kalıntıları. Nasıl bir iz bırakmışsa artık bu müthiş ruh, hala varmış gibi yaşıyorum. Ruhu olmadan yaşayamazmış ya insan, inanmam. Ben kaybettim yıllar önce o ruhu, kiminle gitti, nereye gitti, bilemiyorum tabii. Ama benden gittiğini, yanında beni de götürdüğünü biliyorum. Bu yüzden baştan var olmaya çalıştım ki mümkün değil. Daha önce bilirdim ne olacağını geçmişimden, ona göre hareket ederdim. Sonra geçmişimin de gittiğini fark ettim. Neye göre var olacağımı bilemeden, başladım yeni hayata. Daha önce çok güzel yaşamışım gibi, tekrar tutundum yaşamaya. Elimi bırakmasaydı yaşıyor olacaktım belkide. Yaşıyorum da nasıl yaşıyorum o sorun işte. Bilmeden, bilemeden yaşıyorum. Gereksizce yaşıyorum. Hep içimde olan boşluğu doldurmak için yaşıyorum. Neden içimde bir boşluk olduğunu bulmak için yaşıyorum. İçinleri bir gün tüketmek için yaşıyorum. Ama içinler gittikçe keşkeler çoğalıyor. Nedenlerin insanı geliştirdiği, nasıllarınsa insanı delirttiği gibi delirtiyor beni keşkeler. Nedenlerin yerini de neyseler tutuyor sanırım ama henüz neyseyi en içten diyen insanlarla karşılaşamadım. Hayat buysa ben yokum dedim, yine olmadı. Zaten boşluğa konuşmakla olmuyormuş, ağlamakla da olmuyormuş. Ruhumdan kalan boşukta değilmiş. Ruhumun gittiği kişinin boşluğuymuş. Ben o kişiyi bulunca mutlu olacakmışım. Sanırım mutsuzluğa alışmalıyım…
         Bencilliğe de alışmışım zaten yıllar önce. En önce ben bencil olmuşum. Amacım BEN diyebilmekmiş. Herkesin yaptığını yaparsam, yaşarsam BEN demenin ne anlamının olduğunu bulamazmışım. Haklıymışım ki haklıyım. BEN diyebilmek için hala yağmurun tek bana yağmasını istiyorum mesela… Herkes mutsuz, ben mutlu olayım. Herkes ağlasın ben güleyim. Bencilim işte. En az mutsuz olduğum kadar bencilim. 

30 Mayıs 2012 Çarşamba

KAPALI KAPILAR..


               Keşke bana sorsalardı  kapıları kapatırken. Sorsalardı söylerdim çünkü karanlıktan korktuğumu, sorsalardı söylerdim kapalı kapılardan nefret ederken o kapının ardında yaşayamayacağımı. Ama sormadılar, kapattılar(hem ışıkları, hem kapıları ), mahkum ettiler beni orada yaşamaya. Karanlıkta kendimi göremezken sabah olmasını beklerdim o oda da. Saatler geçtiği halde sabah olmayınca anlardım pencerenin bile olmadığını. Bir çıkış yolu arardım saatlerce yoktu tabii. Kapıyı da kilitlemişlerdi ve beni mahkum etmişlerdi oraya. Ellerime zincir bağlamış ayaklarımdaki zincirlerle birleştirmişler, ayağa bile kalkmama izin vermemişler. Git gide çürüdüm içten içe yandım, hayatımı sömürmelerini ses çıkaramadan izledim. Başrol değilsen izlemesi eğlenceli bir hayat. Güzel kurgu, yetenekli senarist. Ama dediğim gibi başrol olmak çok zor yani o kadar yetenekli bir oyuncu bulamazsın. Bu yüzden film değil de hayat dediler zaten. O karaktere bürünmek bu kadar zorken ben bana sormadan yazılan senaryonun başrolü olmuştum. Üstelik  etrafta kameralar, kestik veya motor diye bağıran yönetmenler yoktu. Olsalardı da göremezdim zaten o karanlıkta. Aslında değeri olan ender şeylerden ; karanlık. Baksanıza ışıklar kapınınca yalnızlık bile çok kolay gizleniyor, zincir seslerinin arasında.