İNTİKAM


Beğenmediğim sonu, siler baştan yazarım.
Twitter: @iremkucukcongar

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Zincir

Dans ediyordu kadın. Loş ışığın altında sahnenin tahta zemininin soğuğu vücuduna yayılıyordu ayaklarından. Ve kadın sahnede bir başına yoğun alkışlar arasında asla tanımlayamadığı insanların silik gölgelerine kollarını savuruyor, ayaklarını zihninde tasarlamadığı ritimlere uygun oynatıyor sahneye can verdiğini hissediyordu. Kadın kıpırdadıkça alkışlar yükseliyor sonra kalabalık susuyor bir süre sükûn içinde dans ediyordu. Aslında tebrik edilmeyi samimiyetsiz bulurdu ama salonda gürültü olunca beyninin içinde zincir sesleri yankılanmıyordu daha rahat hareket ediyor, huzur buluyordu. Beynindeki bu sesler başta fısıltılar halinde dolar sonra duyması gereken müziği bastıracak hale gelir dikkatini dağıtmaya başlardı. Bu kuru beyaz sahneye bahşettiği ruhun şerefine sabredip kendini dansına verirdi. Hızlı hareket ederse zincirler sesini yükseltir yavaş hareket ederse de içindeki hırçınlığı atamazdı kadın. Sahnenin ışıkları aydınlık hale gelmeye başlayınca sonlara geldiğini anlayıp selam verdi sonra sanki ayağına halat dolanmışcasına yalpalayıp kendini arka tarafa attı. Hemen gidip yatağına oturdu. Birazdan yorgunluktan uyuşacak istemese bile uyuyacak ertesi gün aynı saatte seyircisiyle buluşacaktı. Burnuna pis hastane kokusu geldi gözlerini kapatırken suratını buruşturdu. Bir gün daha dolmuş, saat 23.00'ı göstermiş kadın zaten uzağında olmayan sahneye kendini atıp seyircisine gülümsemişti onların varlığını karanlığın ardından görmüyor ama hissediyordu. Hep olduğu yerde fazla uzaklaşmadan kulaklarındaki müzik ve zincir yarışını umursamamaya çalışarak adım atıyor, geri geliyor, dönüyor, yere yatıp ayaklarını kendine doğru çekip uzatarak aslında zeminin mermer olduğunu düşünüyordu. Seyircilerinden uğultu koptu. Ayağa kalktı kadın. Onu izleyen bu topluluğa yakın olacaktı. Yaklaştı yaklaştı ayağına bişeyler dolanmıştı düştü. Kafasından kanlar boşanıyor, kadın odanın ışığının yandığını, kapının titrek bir şekilde açıldığını hatırlıyor gözleri kapanıyordu. Kadın iki kat aşağıdaki acil poliklinliğine taşınırken doktorlar bu olayın nasıl gerçekleştiğine anlam vermeye çalışıyorlardı. Kadını ancak yatağının yanındaki lavaboya gidebileceği kadar uzunluktaki zincirlere bağlamışlar ve onun hiç ayağa kalktığını görmemişlerdi. Tuvaletini yattığı yere yapar ve genellikle artık kokusuyla yaşardı. Ama şimdi bacağına dolanan kollarını saran zincirler yüzünden iki bacağını ve bir kolunu keseceklerdi. Uzuvlarını ondan alıp gözlem altında tutmak adına odaya kaldırdıklarında kadın artık ölme vaktinin geldiğini anlamıştı. Kendim istersem ölürüm diye düşünüyordu hep. Güneşi görmüştü bugün penceresinden içeriye süzülmüştü. Buralara kilitlenmeden önce güneşe dans etmeyi çok sevdiğini anımsadı. Bu güzel sarı parıltıyla son randevusunun bu olacağını ve bu buluşmada bedeninin yarısının artık olmayacağını bilemezdi heralde. Günü uzuvsuz doldurdu. Saat 23.00'dı yanındaki hemşireye seyircilerim diye mırıldandı. Hemşire zaten deli olan kadının ne dediğini umursamadan odadan çıktı. Aynı dakikalarda iki kat yukarıdaki hemşire doktorun odasına koştu. Kadının odasının önündeki kalabalığı söyledi. Doktor koridorda koşarken tüm hastaların kapı önündeki yığıntısına baktı. Bir saat sonra ilaç saati gelecek tüm odalar kilitlenecekti ama hastalar asla kapısı açılmayan bir odanın önüne oturmuş hiç olmadıkları kadar sessiz duruyorlardı.
Kadın kıpırdamaya çalıştığında artık sadece kolunun olduğunu hatırladı. Ona da serum takmışlardı. Etrafında dönüp duran iyi vasıftaki doktorların yaşantısına bakıp Tanrı'ya O'nu bir deli olarak dünyaya gönderdiğine şükretti. Onlar bu iyi sıfatlarıyla yeryüzünde yaşamaya mahkumdu fakat O isteğinde gökyüzünde özgürce uçuyor, isteğinde yeraltına inip ölülerle tanışıyordu veya bir hastane odasının soğuk ıslak duvarlarının arasında her yerinden bağlıyken istediği gibi dans ediyor çıplak ayakları ve üzerindeki deli kıyafetleriyle dünyanın en güzel kadını oluveriyordu. Ve hiç tanımadığı arkadaşları her gece kapısının önünde toplanıyor hiç tanımadıkları birinin kapalı beyaz demir kapısına bakarak içerideki zincir seslerini dinliyorlardı. Kadın ölmeden beş dakika önce bedeninde ruhunun olup olmadığını sorguluyordu. Çünkü biliyordu Galip Tekin'in de dediği gibi O Tanrı'nın üvey ama en özgür kuluydu....

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Tereddüt

Herkesle derdim vardı ama herkesi de sevdim bir o kadar.
İçimde kanayan binlerce felaketi varoluş sorunu olarak tanımlardım sadece. Hiç tereddütsüz yaşamayla ilgili bir sorunum olmadığını farkındaydım ve bir o kadar da öfkeliydim hayata yeni gelen insanlara ve onları hayata getirebilen insanlara.

Yadırganacak bile bir sürü mesele vardı ve en önemlisi sokakta yanınızdan geçen her insan mutlaka ağlamıştı. Hayatta can yakan olayların ne olduğunu bilmeyen insanlarla can yakan ve canı yanan insanlar hep aynı ortamdaydı. Bu masalın kötü veya iyi kahramanları yoktu. Kötü veya iyi olayların başkahramanları vardı. Roller rastgele değildi belki ama baktığınız da sıkıntılı binlerce durum görebilirdiniz. Rolleri iyi taşıyıp uyum sağlayabilenler kazançlı en azından güçlü sıfatı yerlerdi. Bizler yani kastettiğim bir türlü adaptasyon sağlayamamış iyi tanıdığı insanların dahi kötülüklerine şahit hatta kimi meczupların aklına hayran kalmış kimi akılılarında yanından geçip gidenler olarak evvela sahte bir gün olduğuna emindik her şeyin takla atışını gördüğümüzde. Dedim ya işte şaşırmayan kazandı olaylar etrafından akıp giderken hiçbir şey olmamış gibi davranıp gerçekten bu kadar düşüncesiz olamazlar dediğiniz mizaçlar kazandı. En incesini düşüneyim aman kırıp dökmeyelim diyip sizin gibi düşünmeyenlerle kavga ettiyseniz ki bu benim herkesi daha çok kırmış ve her ağzınızdan çıkan kelimenin neredeyse yalan olmasına kulaç atmışsınızdır. İstemezdim böylesini diye tekrar ederken zaman akıp gitmiş ve siz elinizdeki hiçbir şeyle ardından bakmışsınızdır. Yok, hayır ardından değil bizzat zamanın boyunuzu aşan dalgalarında en derinine kadar sürüklenip kıyıya yüzmeye çalıştıkça kumlardan daha uzaklaşır vaziyete gelmişsinizdir. Hayra yormaya kalkıp iyimserlikle yaklaşıp yeni bir ada bulma ümidiyle kendinizi suya bırakırsanız tek kazancınız teninize suyun soğuya yakın bir ılıklıkla çarpması olur. Nerede bulunduğunuz az sonra önemsizleşecektir. Bir imdat çağrısını bir ruhani kıpırdanışı arayıp asla ulaşamayacaksınız. Nereye giderseniz size bahşedilmiş dalgalı ve hırçın beyinle sürükleneceksiniz. Kızgın kumlarda yüzmeyi başarıp karın altında yanmaya hazır olabilirsiniz çünkü dediğim gibi varlığınız artık sizin bile sorgu alanınız dışına çıktı. Her seferinde elinize aldığınız tamamlamanız gereken işleri kenara atıp yeni işler türetmeyi başardıysanız yepyeni meşguliyetlerle kafanızı dağıtmayı planlayıp o işleri de yine beyninizde içinden çıkılamayacak karamsarlıkla kaplayıp mahvettiyseniz de merhaba. Burası asla bulunmak istemediğiniz o yer. İyi geceler….  

(Size motivasyon hesaplarından fırlamışçasına bir not. Benim için dip not aslında hep uymaya yeltenip asla gerçekleştirmedim.)Anı yaşamayı becerebilen bir insan olamadım hiç ama öğrendiğim bir şey var. Tereddüt etmemeli insan ve zamana bırakmamalı. İstiyorsa yapmalı... Hayat belki de geleceği planlarken ölecek kadar kısadır. Sıradaki ne getiriyorsa onu yaşamayı başaramıyorsanız bile sizi her zaman huzurlu kılan olaylara sıkıca sarılıp sahip çıkmalı. Ancak öyleyken burası yaşanacak yer çünkü. Binevi yaşadığınız acılarla büyüyün diyorum yaşanılanlar sizi en baştakinden kötü yapmasın diye...