İNTİKAM


Beğenmediğim sonu, siler baştan yazarım.
Twitter: @iremkucukcongar

25 Aralık 2014 Perşembe

Kelebek Etkisi

Ellerini kavuşturmus birbirine duruyorlar öylece...
Öfkeli müzikler gelip geçmiş ama ezmemiş hiç...
Aldatılmış gerçekler, ihanetle boğuşan bedenler isyana karalanmış
Herkesle bütün olmuş ama yalnız gibi...
Sanki hiç uyanmayacakmış gibi rüyadan
Gözyaşları yarışırken yağmurla
Ben koşarken caddelerin yoğunluğun da  köprünün diğer ucuna
Dengesel tüm kayıpları
İnançsal tüm değerleri bir bir anlatırken gökyüzüne
Hangi sahtelik taş olabilir ayağıma?
Sustukça mı büyüdüm,  büyüdüğüm için mi sustum sorunlarıyla...
Yalanların panzehrine, gökte asılı kalmış yıldırımlarla hipnoz oldum bir başıma...


15 Aralık 2014 Pazartesi

Ayrık...

Aydınlığa susadım, kendimi güneşten korumaya çalışan bir vampir olsam dahi...
Ölüme acıktım çoktan ölmüş zombi bedenindeyken hemde...
Suçluyum bana göre en azından duygularla yaşamayı öğrendim... Alıştım bir kere -yok oluşlara, terk edilişlere, kaybedişlere-
Sarf ettiğim her nefesimin mezarımı kazdığını bildiğim halde koşmaktan asla yorulmadım...
Umut kapılarının ardından içeriye dolan su yavaş yavaş ıslatırken bedenimi sudan korkan kuştum belki de...
Keşfedilmeyi bekleyen kelebeklerin, ömrü yeter mi sevildiklerini görmeye?
Gururum olmasaydı kanatlarımın emanetine saygım olurdu elbette...
Zihnindeki her kelimesiyle, her hücrene aşık olan bir yazarım belki de... Öfkemi yazarken bile, sevgine dua ediyorum...
Arıyorum,sövüyorum karanlığın en koyu yerinde cezbediyor bir siluet ilerde.
Yalnızım sonsuzluğunda...
Apayrı aslında her kelime...
-Sende binlerce ölümsüzlüğün ölümü var
Bende binlerce cesedin ruhu- çünkü...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Kitabımdan Alıntılar...

Gördüğüm tek şey siyah,  kurtarın şehrin boğazındaki mayınları...
Yarıyor rüzgar leşi, koktukça boynundaki nem...
Içindeki eser miktar intikamı, büyüdükçe esir etti insanoğlunu, uyan ben karanlıktayım...
Sorgusuz kabulleniyorum...
Sessizliğinde kalbimin sesini, yutkunmamın ızdırabını duyuyorum...
Mahkemesi beynimde, hapishanesi ruhumda olgularımın.
Korkularımın, umutlarımı öldürmesine izin verdiğimden kendimin faili meşhur katili olmuşum tanı kondu...
Tanıklar soyut, kanıtlar somut...
Ellerimin siyahlığıyla boyadığım saydam parmaklıklar kırmızı...
O duvardan süzülen kan benim...
Yerde yatan beyaz beden benim...
Aynalarda göremiyorum kendimi.
Peki ben neresindeyim bu odanın?
Söylediler anlattılar yargıladılar bulduk sonuçları.
Karar verdik karakterlerin çokluğuna...
Ruhuyla konuşan herkes sizofrendi aslında

28 Kasım 2014 Cuma

Güven Kendine

Buharlaşan insanların ardından çürük bedenler kaldı topraklarda.
Düşen yağmurlar yem oldu okyanuslara.
Büyüdü yaralar kandan açılmayan gözlerle nefessiz dualarda.
Kabullenirken varlıkları neyin yokluğuyla savaş verdik bu kadar?
Istemsizce tanırken bedenleri hangi sövdüğümüz renk gölge oldu anlamlara?
Düşündüğün gibi değil gökyüzü,  grinin her tonuna aşığız.
Tüm konuştuklarımız yerine söyle sustuklarımızı
Ağlayan bir kadından daha acımasız ne olabilir şu dünya da ?
kimin yanına bırakıyoruz gözyaşlarımızı?
Hangisi hak edebilir, tesellilerimizi?
Güvenebileceğim tek bir kişi tanısam almaz mıydım dünyayı karşıma?
Melekler küstüyse kalabalıklara biz onların yasını tuta tuta neden sendeliyoruz ayağımız topal?
Aslında hep kirliyse sokaklar dünya değil insanlar temizlenmeli...
Bu gece için sadece huzur dile en sevdiğin müzikle.
Beyninde kanayan her damlayı kus bugün.
Bırak hatta... rahat bırak yalnızlığını.
Düşerken tuttuğun elleri serbest bırak tek başına kalkabilirsin..
Beyazlığıyla övünenlerin bile siyah değil miydi gölgeleri?
Elvedaya mahkum git gözyaşlarınla takip et yollarını.
Topraklara koy elini.
Budalaca kahrolmak yerine özgürleş vedalarla.
Her kaybettiğin günden eser kalmayacak yarına.
Ezbere olduğunu sandığın tüm yüzler bir bir silinirken gözlerinin ardından,  tekrar et çizgilerini.
Dışımdaki basıncla dağıldı içim.
Korkularım var kimse görmesin diye vazgeciyorum ezberimden.
Sevdiklerim var başkası dokunmasın diye yalvarıyorum
Sevenlerim var sadece bana ben olduğum için değer veren
Heyecanlarım var kalbimin başına bela
Sakinliklerim var en tehlikeli anlarım
Yorulunca yarış bırakılmazdı oysaki ben erken feshettim.
İnanca aksi denk tutulmazdı fazla sorguladım.
Canımı yakan her şeye öfkem var bir ton.
Bana beni kaybettiren herkese lanetim var, en az sevgim kadar
Gelmem de gitmem kadar kolay olsaydı keşke.
Bende güldüğümde gözlerimin kenarları kırışırdı o zaman.
Neyse sen kapat kapıları yüzlerine,  içeride ben kalırım...

23 Kasım 2014 Pazar

Ha-ha #2

Saklanma. Aydınlığa adım at. Güneşin altında su olurken karlar kaldır başını,  beyazı tat.
Korkma. Kalabalık tanıdıksa rahatsız etmez.
Susma. Herkesin aslını bilirken sineye çekme hatalarını.
Kaybolma. Kaybetme kendini duygularda saklı kentlerde. Tüm sokaklara adım at, iz bırak.
Bilmediğin halde yolları sadece düşünmemek  için hızlandır adımlarını. Ağaçlarla selamlaş, onlar kutsal varlıklar.
Sarhoş ol müziklerle...
Bi' yer var sırlar yok orada. Yalanlar yok. Yeni başlangıçlara özgürce başlayabildiğin o uzakları bul.
Görüntülerine tehlikenin yerlestirilmediği tek varlıklar,  bitkiler mi?
Değil. Aslında Yarış yoksa tehlike yoktur asla.
Ateşkesler savaşlar bitsin diye mi yoksa bu kadar gösteri yeter demek mi?
Kirpiklerimle gözümün üstüne barikat kurdum savaşınızda, karla dans ediyorum.
Camın ötesinde çığlıklar atıyorlar. Girmek yasak...
Parayı Tanrısı yapanlar satın alsınlar kapıları ben bedava soluduğum her solukta özgürüm.
Eller yukarı ha-ha teslim olun, satın alamadınız kelepçeleri.
Göz kapaklarınıza imza attım parayla...
Ateşten doğdum... Bulutlar buharım da boğuldu.
Bir çift gözden ibarettim Her göz bir gün kapanırmış unuttum.
Sudan geldim. Ateşimle söndüm.
Sonunda, küçük bir çocuğun gök gürültüsünden saklanması gibi masanın altında, kapımı kapatınca sandım ki tek ben varım oda da.
Şimdi gösteri bitti kapatın ışıkları...
Kapatın ki kaldırınca beyaz bayrağımı kimse imzalayamasın ateşkesimi.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Mantığına Küsmüş Asılsızlar

Korktuklarının kokusunu hissettiğinde yanıbaşında.  Varlığının lanetiyle savrulduğun dünyanın dibinde.
En dibinde cehennemin...
Sıcaklığını sorguladığın da buzla kapladıklarında bedenini.  Sustuk dolu dolu gözlerle.
Yok ol dediler kaldık bir apartmanın köşesinde.
Ara sokakların da ıssız yerlerinde ışıksız dolandık.
kaybol ağla yeterli gözyaşları açar kapıları
Kes sesini tüm teller soyut kaldı.
Hadi söyleyelim en başından kahrolduğumuz vücutlara sitemlerle.
Mimiklerini öğrenemeden öldür bebeklerini...
Cezaların öldüğün için mi yoksa en başından doğmak mıydı hata.
Kaçarken kılıçlardan bombaları unutmuşuz.
Canım yandı kanadı içim yine de ağzımı açıp diyemedim ki pişmanım.
 Doğrulunca kuyudan ıslak boğazında düğümlerle tek bi sefer için astım kendimi ipine.
gün ışığı vuruyordu oysaki siyah siyah dalgalandı, gözlerim buğulu.
Sokaklarının grisinde bir dudak kırmızı...
En parlak yıldıza anlatarak derdimi bitirdim rujumu
Tüm çizgileri ayrı ayrı çizdim bulanık suda mide bulantısıyla kusarak say dedim saniyeleri
son bir kurşunla avucumda öksürerek sesim kısık bağırdım kafesin demirlerine
Döndür kafanı oyuna dahil ol şimdi etrafında binlerce gülen maske.
bir öfkeyle içimde, bacaklarının arasına dünyayı almış zehirlerini kusanlara, kapatarak kapımı sus dedim o kadar.
kufretme dedim o kadar.
Zamanın boşluğunda karadeliğe yakalanıp sarsılıyorum.
Siz yaşınızın gerektirdiği duyguları yaşamaya çalışırken kendine saygısını yitirmiş pislikler.
Ben duygulara küs yalnızlık diyorum.  yalnızlığı savunuyorum.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Odası Her Daim Dağınık Olanlara

Yarın sınavım yok, ki bu ne kadar büyük bir rahatlık tahmin edebiliyordursunuz. Bende bloguma sığındım. Taslaklarımı, yayınlarımı, görünümünü... en ince ayrıntısına kadar tek tek inceledim okudum sindirdim.
30.05.2012 yılında ilk yazımı paylaşımışım.
Bana farklı yaşam kapılarını aralayan bu hazineme.
Tanıdığım yorumlastığım maillestiğim hediyelestiğim kısacası blog sayesinde iletişime geçtiğim tüm asıl kimliği belirsiz bu insanların gizemli dostluğuna hayranım.... ve itiraf etmeliyim ki beni blogger olmaya teşvik eden biricik kuzenimin yeri hep ayrı kalacak.
Kitapçık çıkarma seanslarımda okulum da ifşa olan bu gizli dünyama teknoloji tasarım hocam dahil olmuştu "senin gibi akıllı zeki farklı ve böyle eğlenceli bi kızdan karamsar olmayan yazılar bekliyorum" demişti. Bende "haklısınız hocam bende böyle olmaktan memnun değilim ama orada böyle yazmasam burada böyle gülemem" demiştim.  Haklıymış, haklıyım. Insanların  içi bunalımasın
diye pembe yapmıştım arka planı (ki ben pembeden nefret ederim.)
Şimdi baştan okuyunca fark ettim... siyahıyla boğmaya çalışıyorum geçmişimi oysaki geleceğe bağlanmak lazım. Hep aynı şeylerden korkmuşum
Hep aynı düşünmüşüm. Değişemem. Yanlış anlamayın aldığım tepkiler cok güzel sadece karamsar ve içe dönük yönümü sürekli burada paylaşınca ne kadar sevilse de bunaltabilecegini farkındayım.  Ama yazmayı bırakamam. Kalemlere küs geçirdiğim bir sene boyunca başıma gelmeyen hiçbir şey kalmadı çünkü.  Yazmayınca duygularımın okyanusunda bi care kaldım ortalarda.
Anlattığım her insan gitti. Çeşitli nedenlerle benden uzaklara bu yüzden sanal olan tüm hissiyatımı atıp kenara buraya karalıyorum...
Kaybetmek, kazanmanın bedelidir aslında.
Bir şeye sahip olmazsanız hiçbir şey kaybetmemis olursunuz.
Mum ışıklarına, karanlığın saflığına, sudaki yansımama, omzu düşük insanların olusturdugu ıslak kentlere, satranclara, özgürlüklere,  ardında boşluk bırakan ruhlara...
iyi geceler... yazımı hâlâ okumaya devam edenler,  ufak bir sır; yarın geri kalan hayatımızın ilk günü :)

30 Ekim 2014 Perşembe

Bir Meksika Mahkumu

Tanıdığım kalabalığın sesinde, yorgunluğun, bıkmışlığın ve tükenmişliğin yanıbaşımdan ayrılmadığı bugünlerde kendimle karşılaştığım her dakika kaleme sarılıyorum.
Cümlelerin dostluğu ve kağıdın sırdaşlığıyla belli belirsiz mum ışığında yazıyorum.
Kelimeleri özenle seçmekten ırak tek bir fikir de odaklı kalabilmek adına karalıyorum.
Aynı anda birçok duygunun, eş zamanlı apayrı düşüncelerin zihnimi esir ettiğini farkındayım çünkü olaylara dikkatimi verememem fazla olası...
Yapılması gereken ve benden umulan her şeyi sıralarsak midemi bulandıran insanlara kusabilirim.
Meksika hapishanesi gibi beynim normallerin tüyleri ürperir...
karanlıklarda zincir sesleri, ışıklarda ben sucluyum diye bağıran mahkum kıyafetleri.
Sözlüğümdeki kelimelerin anlamları kayıp,  aranıyorlar.
Tanımlar karışıyor birbirine en sevdiğim şarkının ritmiyle açabiliyorum kilitleri.
Ancak umursamazca gülümsemek kırabiliyor rutubetten pas tutmuş parmaklıkları.
Celisiyorum. Sosyal hayatta tüm özgürlükleri sağlayan ama devlete dair her şeyde halkını yüklü bir ödeme altında bırakan amerika yönetimi gibi
Zamanında batıyı şimdilerde de arapları benimsedigimiz ve kulturluyuz diye savundugumuz biz gibi
Izlediğim her filmi, her diziyi, dinlediğim her müziği silmek istiyorum beynimden.
Ayna da kendiyle göz göze gelince gülümseyen bir bebek gibi en savunmasız, en salak ama en masum kirpikleri hiç ıslanmamış
Yükümlendiremiyorum kendimi hükmetmek istemiyorum kendime.
Her ortamın tadına bakıp her insanı tek tek gözetlediğim halde hala yanılabiliyorum yalanlarla
Bugün...
Allah için bir damla gözyaşı döken cennete gider diye saatlerce ağlayan bizi de ağlamamız için zorlayan öbür dünyaya bile illegal yaklaşan anafen hocalarımız gibi sahte....
Düşünmeyi öğrenmeden konuşmaya çalışan tüm diğerleri gibi mantıksız olmak istiyorum.
Herkesin Atatürk'e taptığı sınıfta Atatürkçü Düşünce sistemi nedir diye sorulunca sus pus olmuş kalkmış atmış sallamış saçmalamış ayni atmosferi soluduğum bu insanlar gibi kendimi kısıtlamam lazım belkide.  -hic düşünce sistemi diye bir kavram olur mu? Özgür düşünelim özgün olalım diye laikliği getiren bu insana haksızlık değil mi onun gibi düşünmek için sistem yaratmak.  Amaç onun gibi düşünmek değil,  onun gibi görebilmek.  O gereğinden fazla iyi bir lider ve böyle kalması yeterli ilahlastirmaya gerek yok-
tayyip'e söven ve -ben objektifim insanların neye dayanarak birilerine laf ettiğini merak ediyorum- niye sövdüğünü sorduğumda eğer onu seversem açık giyemem diyen bir zihniyete bu ülke emanet edilecekse...
Ben dışardan baktığımda insanları ayırabiliyorsam sağcı solcu diye ve bu büyük olasılıkla doğru çıkıyorsa...
Insanlar savundukları kavramları bilmeden susmuyorlarsa....
Eğitim veriyoruz ayağına ailelerimize kufreden bu yönetimin inadına...
her şeyimi tamamladığıma emin olup ıssız ve sessiz çekip gitmek tam benlik olacak galiba.

Neyse esiyor hafif hafif dolunay, mum da söndü, dedemi de kaybettim gözden içeri gidiyorum ben...
önemli bir şey yoktu zaten. Dedim ya "Tüyleri ürperdi normallerin."

8 Eylül 2014 Pazartesi

Geceler sarmaladı dört bi' yanımı

Suskunluğuma yeminliyim bu gece
Kelimelerimle tek bir boşluğu bile doldurmayacağıma söz verdim.
Dünyanın dönüşünü iliklerime kadar duysamda bugün kendimle baş başayım.
Sular altında kalmış şehrin sessiz çocuğuyum
Kentimdeki herkes gerçeği aramak için çıktığı yollarda unutulan krallıkların kölesi oldu.
Yarın geç olacak yeni hayat için...
Bugünden başlıyorum havanın zehrini ciğerlerimden atmaya.
Bedenimin en derinine kadar işlemiş yalnızlıktan boğuşan ruhuna sitem olsun, her gülüşümün ardından kadeh kaldıracağım bir başıma.
Bırakmış gibi kendimi suya yüzeyde dalgaların tenime dokunduğunu hissediyorum kulaklarım denizin dibindeki boğuk gürültüleri duyuyor orada da savaş var ben en yukardayım sadece hayal edebiliyorum aşağıdakileri.
Söz veriyorum geceye... söz veriyorum suya... söz veriyorum karanlığa... başka bambaşka yeni gezegenlerde tanıyacağım yansımamı.
Gürültülerle dolu göklerin altında kırmızıya boyayacağım birikintileri.
Sorduğum aydınlıklardan cevap gelmediği sürece yokum artık ben.
Loş ışıkların altından sadece esaretimi görebiliyorum, yalnız.
Beklentim yok çevredeki tanıdık kalabılıktan.
Gerçek seslerden, yıpranmamış hayallerden, sevgiyle sarmalanmış kalplerden çok uzaklardayım, yoruldum.
Sıkıldığım varlıkların gözlerindeki yabancılığa bile hasret duyacağımı bile bile hemde uzaklardayım.
Benimle ilgilenmediğini düşündüğüm toplumlardan sıyrılıp kumda dans edebilirim geceleri...
 kendimi bulmaya çalışırken ben rüzgara emanet tüm uzuvlarım.
   

3 Eylül 2014 Çarşamba

Sadece Anımsa

gecenin siyahlığı...
topuklu ayakkabı sesleri dar sokaklarda.
kutularda saklı kalmış cinayet silahının üstündeki kurumuş kan izleri gibi...
gözlerden akan yalanlar...
kaldırdığında başını dudağına damlayan bir damla yağmuru tat..
tılsımlı sözlerin kilitleriyle oynayan benliğindeki kalbi sök at yerinden. sus.
melekler terk etsin dünyayı geceye selam var
renklere inat tüm zevklere hürmet ederek haykır.
ağzından yere akan her sözcük iz bıraksın gökyüzüne
her kapattığında kulağını duyduğun o sese doğru içine en derine yolcu et yalnızlığını.
kır alev çemberini dünyanın. sen bilirsin bu gezegenin bile en içinde ateş var.
içindeki ateş için dudaklarındaki yağmuru tat. doldur gözyaşınla söndür sıcaklığını bedeninin.
her insanın o yüzündeki donmuşluk gibi her diyalogtaki soğukluk gibi sil siluetini aynalardan. bak.
arkanı dön ve bir bak onlara. çaresizlikleriyle kahkaha atsınlar bırak yürü şimdi tekrar içine doğru.
canını acıtacak taşların varlığına inat çıkar ayağındakileri.
iradenle vücudunu bırak sessizliğin nöbet tuttuğu sokağa.
suların tenine dokunmasına izin ver, kaldır başını tekrar. düşüncelerinle beraber hırçınlaşan yağmura aç kollarını her damlasına bir dert söyle ve o damla karıştığında toprağa bir düşman daha bırakmış gibi peşini gülümse suskunluğa. varlıklarıyla alay et maskeli baloların... tam oraya bırak yalnızlığını. yürü sarhoş beyinlerin uyuşuk tavrıyla kahkaha at yağmurda başını eğmeden en ileriye kadar koş. bırak sigaralar sönsün, bırak dumanlar tükensin sen koş mutluluğa......kimse anlatmasın cinayetleri. hiç soğukluğunu tatma cesetlerin. kimse söylemesin sana gerçekleri. sen kendi dünyanda herkesi iyi sanmaya devam et, gülerek.

22 Ağustos 2014 Cuma

.CEM ADRİAN.

Düşünceler de değil kelimeler savaşıyor artık beynimde. Cümlelerin tarafsızlığında kelimeler dans ediyor, eşsiz.
Az yaşanmışlık gerektiren kısa ömürlere inat bedeninden daha büyük hüzünlerle baş başa dört duvarın dibinde.
Yarış... Dünyanın duygularla yöneltildiğini öğrendiğim o günden beri yarış var içimde. Düşüncelere sırt çevirmiş yaratıkların gözlerindeki hiçlik... yüzlerindeki çukurlarda iz bırakmış tuzlu suların varlığı...
Delirmemek kimin elinde
Gerçekleri anlatan şarkıları dinlemek yerine aşkları söyleyen ritimlerde acı çektiklerine inanan zavallılar olarak gerçekten savaşlardan korkmadığınızı iddia mı ediyorsunuz?
Gözyaşlarınızı sus payı yapıp bir cam fanusta sunuyorsunuz toprağa.
Kanlar aktığı gibi gökyüzünden.
İlk beyazı kirpiklerinde fark eden, etrafı çizgili gözler.
Nefes aldı. Yaşadı. Yaşlandı. Nefesi bitti.
Sayısı belli soluklarda her üzgün olduğunuz günün hesabını vereceksiniz, beyazlarınıza.
Fısıltıların, çığlıklardan öteye geçtiği bugünlerde size yakın en yakın kulağa kelimelerinizin sessizliğini üfleyin.
Susup inanmaya çalıştığınız duygusal bağların da beyinde olduğunu fark edip çekin ısınmayan ellerinizi kalbinizden.
Kaybettiğiniz yola, korktuğunuz karanlığa hürmet ederek başlayın gecelerle yolculuğunuza.
Mükemmel değilsiniz. Hiç kimse de mükemmel değil.
Kusursuz olsaydı bütün canlar... Sözleşmelerde olmazdı, yeminlerde.
Arkanıza bakmadan terk edin şehrinizi. Nefesiniz bitene kadar yürüyün. Oyun ne zaman sona ererse siz de eriyin olduğunuz yere.
Uyuyun. Büyüdükçe savaşmayı öğrendikçe masumluğunu yitiren herkes gibi büyümeyi bekleyin. Büyük adam olmayı...

(Cem Adrian)
Sadece çocukken uyanıksındır bunu bil.
Her şeyin farkındasındır, her sese dönüp bakarsın.
Büyümek; uyumak ve unutmak gibidir.. Ve büyüklerin dediği gibi: uyuman gerekli büyümen için... Sağır ediyorsa sessizlik ve kör ediyorsa aydınlık, sadece sana görünen ve kimseleri inandıramadığın bir hayalet gibi yanı başında oturuyorsa yalnızlık, bu gece.. Hep aynı saatte kapını çalan bir düşman gibi bekliyorsa seni ve canına kastedecek bir kılıç gibi sallanıyorsa tepende, unutabilmek için hepsini biraz uyu...

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Fiyaka

En baştan başlıyor herkes. Farkındalık yaratmak için benliğinde, etrafındaki yapma bebekleri doğallığa teşvik ediyor. Yeni bir hayat için beyaza boyanan duvarlar tekrar kirlenince isyan etmeye meyilli bayat düşünceler.
Beynindeki seslerden rahatsız olduğu için son ses müzik dinleyen bizler diğerleri için gürültü sebebiyiz.
Kendine ait düşünceleri dışavurum yapamayacak kadar kendini küçümseyen bazıları... Başkalarına ait düşünceleri kendisininmiş gibi gösteren diğerleri. Gizlice yazmak bu yüzden güzel. Uzaktan usulca bütün duvarların aksine siyah bir duvarın dibine sıkışmış düşünebilmemin mutluluğuyla yazıyorum. Konuşmadan sorgulamadan sadece olması gerektiği için buradayım. Varlığımı ölümsüzleştirmek veya sizlere farklı renkleri tattırmak gibi bir niyetim yok. Hiç görmeyen biri dahi hissediyorsa yaşamın canlılığını, hiç duymayan biri bile haberdarsa şarkılardan mutluluğa engel dış etkenler birer fiyaka sadece...

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Uzun bir ara ve selamlar... :)

Yalnızlığımın verdiği çaresizlikle bugün yine yolda bir başıma... Suskun yüzlerin ardındaki sahte mutsuzluklara, gülen maskelere selam olsun ki yalnızlık huzurlu.
Herkesin yorgunluğu gibi çaresiz değil. Mutluyum bugün tüm sahte yüzlerin inadına.
Herkes, yapay. Herkesin yanında taşıdığı bir maske koleksiyonu var.  Hepsi benliğini yitirmiş.
Özlemleri, özlerine... Hepsi mağdur ama magdurlukları kadar suçlu.
Acı çekiyor hepsi bakinca uzgun suratlar var cenazelerde...
Hepsi mutlu konserlerde.
Vaktine göre, zamanına göre, karşısındaki insana göre,  hocasina göre, annesine göre her an farklı hepsi. Kimin ne hoşuna gidecekse onu konuşuyorlar. düşünceler aciz olduğundan cümleler düşük.
Mimiklerindeki samimiyetsizlik dudaklarının kenarlarında kalmış.
Içlerindeki fesatliktan yüzleri burusuk...
Duyguları gizlemek için mi yoksa düşüncelerden arinmak için mi
 bilinmez...
Orada bir dünya var aydınlığında gölgeler... karanlığın da karabasanlar yarışıyor.
Ve içindeki girdaptan harap olmuş evler. Duvarların dili olsa anlatsa çığlıkları...
Herkes savaşta bilinmenin anlatmanın sevilmenin hazzını istiyorlar gururlarına köle. Oysaki tüm bu cephelerin sonunda aslolan tek şey;  adlarını bilen ve onları yaşayan son insan öldüğünde hiç dogmamış olacakları.